26
İtalya ’68

İtalya’da düzenlenen 1968 Avrupa Şampiyonası, formatta değişiklik yapılan ilk şampiyonaydı. Öncelikle eleme usülü yapılan 8 grup için kuralar çekilmişti.
Türkiye’nin yer aldığı ilk gruptan İspanya lider çıkmıştı. Türkiye ise evinde İrlanda’ya karşı aldığı tek galibiyet ile sonuncu olmuştu. İkinci grupta Bulgaristan liderliği kapan ülkeydi. Üçüncü grupta ise daha önceki iki şampiyonada final oynayan ve birini kazanan Sovyetler Birliği grubunda sürpriz bir şekilde Avusturya’ya kaybetmesine rağmen kalan beş maçını da kazanarak lider olarak bileti almıştı. Dördüncü grup üç takımdan oluşuyordu.
66 Dünya Kupası’nın finalisti Batı Almanya ve Yugoslavya arasında büyük bir çekişme yaşanmıştı. Ancak Batı Almanya grubun ‘çerez’ takımı olarak görülen Arnavutluk karşısında hiç beklemediği bir beraberlik alınca yoluna devam eden Yugoslavya olmuştu. Beşinci grupta ise 4 yıl önceki turnuvanın üçüncülük maçına çıkmış olan iki takım Macaristan ve Danimarka tekrar kozlarını paylaşacaklardı. Macaristan harika bir futbol ortaya koyarak Danimarka Dinamitlerini 6-0′lık skorla yenmeyi başarmıştı. Altıncı grup ev sahibi İtalya’nın grubuydu ve hiç mağlubiyet ve beraberlik almadan topladıkları 11 puan kupayı ne kadar çok istediklerini de gösteriyordu. Yedinci grupta Fransa ve Belçika arasında bir rekabet vardı. Fransa Belçika’yı her iki maçta da yenememesine rağmen Belçika’nın yaptığı enteresan puan kayıpları grupta Fransa’nın lider olmasını sağlamıştı. Son grupta ise ezeli rakibi İskoçya’ya karşı mağlup olmasına rağmen lider olan İngiltere’ydi.
Gruplarında lider olan sekiz takım eleme usülü ile turnuvayı devam ettireceklerdi. En ilgi çekici maçlardan biri son Dünya Şampiyonu İngiltere ile son Avrupa Şampiyonu İspanya’yı karşı karşıya getiren mücadeleydi. İngiltere İspanya’ya şans tanımayarak iki maçıda kazanmış ve adını bir üst tura yazdırmıştı. Bulgaristan ise İtalya karşısında ilk maçta büyük bir sürpriz yaparak bir galibiyet almış, fakat İtalyanlar evlerinde Bulgarları iki farkla yenerek yollarına devam etmişlerdi. Fransa, karşısında her daim favori olan Yugoslavya ile eşleşmişti. Yugoslavlar adeta Fransızları paramparça etmiş ve toplamda 6 gol atmışlardı. Turnuvanın yıldız adaylarından Macaristan ise Sovyetler karşısında aldığı 2-0 galibiyeti iyi kullanamayarak Moskova’da 3-0 mağlup olmuştu.
Son 4 takım İtalya-İngiltere-Yugoslavya ve Sovyetler şeklinde oluşmuştu. Napoli’de oynanan İtalya-Sovyetler maçında finale çıkan ekibi para atışı belirlemişti ve İtalyanlar şanslıydı. Diğer maçta ise Yugoslavlar iki yıl önce Dünya şampiyonu olan İngilizleri Floransa’da Dzajic’in son dakikada attığı gol ile 1-0 yenerek finalde İtalya’nın rakibi olmuştu.

8 Haziran 1968 tarihinde Roma Olimpiyat Stadı’nda 85.000 kişi fianli izlemek için yerini almıştı. İsviçreli hakem Gottfried Dienst’in çaldığı düdük ile başlayan maçın doksan dakikası İngiltere’yi yıkan isim olan Dzajic ve Domenghini’nin golleri ile 1-1 bitmişti. Bu skor, o dönemim kuralları gereği bir tekrar maçı gerektiriyordu. İki takım iki gün sonra yine aynı saatte aynı kadrolar ile aynı stadta buluşmuşlardı. Kimse maçın skorunu tahmin edemiyordu. İtalya; Dino Zoff – Pietro Anastasi – Tarcisio Burgnich – Ernesto Castano – Angelo Domenghini – Giacinto Facchetti – Giorgio Ferrini – Aristide Guarneri – Antonio Juliano – Giovanni Lodetti – Pierino Prati, Yugoslavya; lija Pantelić – Mirsad Fazlagic – Milan Damjanović – Blagoje Paunović – Dragan Holcer – Ilija Petković – Vahidin Musemić – Dragan Džajić – Miroslav Pavlović – Jovan Aćimović – Dobrivoje Trivić onbiri ile maça başlamıştı.
İtalyanlar 12. dakikada Riva’nın golü ile erkenden önce geçmişti. Yugoslavlar bastırıyordu ve herkes beraberliği bekliyordu ancak 31. dakikada İtalya adına Anastasi ikinci golü atmıştı. Kalan 1 saatte ise Avrupa’nın Brezilyası çok bastırmasına rağmen maçı çevirememişti ve İtalyanlar turnuvanın başında da önlerine hedef koyduğu ‘kendi evimizde kazanalım’ sözünü gerçekleştirmişti…
27
Yeni Wembley Stadyumu

1922′de yapımı tamamlanan Wembley Stadı İngilizler için sembolik bir anlam taşıyor.
28 Nisan 1922′de oynanan Bolton Wanderers – West Ham United FA Cup finali Wembley’de oynanan ilk futbol mücadelesi olarak kayıtlara geçti.Bu tarihten sonra birçok müsabakaya ev sahibi olmaya devam eden Wembley, 1948 Olimpiyatları’nda da evsahipliği için şeçilmişti. 59 ülkenin sporcuları ile beraber yer aldığı bu organizasyon İkinci Dünya Savaşı nedeniyle özlenen şenlikleri insanlara yaşatmıştı. İngiltere 1966′daki son Dünya Şampiyonluğunu bu stadta elde etti. 7 Ekim 2000 tarihinde Almanya ile oynanan ve 1-0 kaybedilen maçtan sonra İngiltere milli takımı bu efsane stada veda etti. Bu vedadan sonra İngiltere Futbol Federasyonu 80 yıldır Londra’nın ve İngiltere’nin sembolu haline gelen bu yapıyı yıkıp yerine daha modern ve daha gösterişli olan ikinci nesil Wembley Stadyumu yapmak için karar aldı.

Yeni stadın projesi için ise hiç düşünülmeden İngiltere kraliçesi tarafından Lord ünvanı alan ve ülkenin gelmiş geçmiş en iyi mimarı olan Sir Norman Foster ile anlaşılmıştı. Yeni Wembley Stadının inşaat süreci eski kulelerin ‘üzüntülü’ bir şekilde yıkılması ile başlamıştı. Hesaplanan maliyet ise 1.5 Milyar Dolardı. Yeni Wembley stadı için gelen insanların rahat edebilmeleri için herşey düşünülmüştü. Kötü havalarda 15 dk içinde kapanabilen çatı sistemi en çok dikkat çeken özelliklerinden biri oldu. Eskiden 120.000 kişilik olan Wembley, gelen seyircilerin daha rahat edebilmeleri için 90.000 kişiye düşürülmüştü. Yürüyen merdivenler ise unutulmamıştı. Seyircilerin daha iyi seyredebilmesi için 4 metre aşağıya çekilmişti. Stadın inşası sırasında İskoç işçilerin stadın çeşitli yerlerine İskoçya bayrakları ve kaşkolları gömmeleri ve bunun tespit edilmesi çok ilginç bir olay olarak hafızalarda kalmıştı.

Ve nihayet II. Wembley’in inşası bittiğinde tarih 19 Mayıs 2007′yi gösteriyordu ve ünlü şarkıcı George Michael ile harika bir açılış gerçekleştirildi. 1 Haziran 2007′de oynanan İngiltere – Brezilya maçı da yeni Wembley’de oynanan ilk milli maç olarak kayıtlara geçti. 100 yılı geçen süre zarfı içinde birçok spor olayına tanıklık eden Wembley, yeni teknolojik yapısı ve görüntüsü ile futbolun sadece İngiltere’de değil tüm dünyada değiştiğinin de canlı bir örneği…
16
Dünya Kupası 1966

1960 yılında FIFA, İngiltere’nin Futbolu dünyaya yaymasının bir ödülü olarak 1966 yılındaki turnuvayı İngiltere’nin yapmasına karar verdi. İngiltere Futbol Federasyonu ise Fifa bu kararı açıkladıktan hemen sonra ‘Evimizde şampiyon biz olmalıyız’ diyerek turnuva için başlama vuruşunu yaptı.
Bu turnuva Dünya Kupaları’nda ilk kez ‘Willie’ adında bir aslanın maskot olarak kullanılmasının yanında bir köpeği de kahraman yapıyordu. Turnuva öncesi Londra’da sergilenen kupanın çalınmasından sonra onu bir parkta ‘terkedilmiş’ olarak bulan köpeğin adı ‘Pickles’ti.

İngiltere, Uruguay-Fransa ve Meksika’nn olduğu gruptan rahatlıkla çıkmayı başarmıştı. İngilitere kalecisi Gordon Banks ise hiç gol yememiş ve adeta panterleşmişti. Kupaya favori olarak gelen Brezilya’da ise Pele kendisine yapılan sert müdahelelerden sonra ağlayarak sahayı terk etmiş ve sakatlanmıştı. Pele gibi başka bir yıldız olan Eusebio ise parlamaya devam ediyordu.
İngiltere’nin çeyrek finalde rakibi Arjantin’di. Maç beklenenden çok daha fazla sert geçmişti ve İngiltere kaptanı Rattin oyundan atılmıştı. Rattin’in atılmasından sonra birçok olay yaşanmış, tekmeler içinde geçen maç Hurst’un attığı gol ile 1-0 bitmişti. Maçın ardından Alf Ramsey’in Arjantinlilere ‘adeta birer hayvan gibi oynadılar’ demesi yıllar sonra yaşanacak olan ‘ada savaşının’ sanki bir başlangıcı gibiydi.
Yarı finale gelindiğinde Güney Amerika’dan bütün temsilcilerin elenmiş olması, Brezilya ve Arjantin’in bunu İngilizlerin bir komplosu olduğunu söylemesine neden olmuştu. Fakat buna kulak asılmamıştı ve ev sahibi İngiltere yoluna yarı finalde Eusebio’lu Portekiz’ide 2-1 yenerek dolu dizgin devam etmeyi başarmıştı. Portekiz karşısında Bobby Charlton harika bir oyun sergilemişti ve herkesi kendine hayran bıraktırmıştı.

Finalin tarihi 30 Temmuz’du. İngiltere-Batı Almanya maçı normal sürede 2-2 berabere bitmişti ve şampiyonun belirlenmesi için uzatmalar oynanacaktı. Maçın 101. dakikasnda İngiltere adına Hurst bir şut çekmiş, top önce üst direğe, ardından yere çarparak Weber’in kafası ile uzaklaştırılmıştı. Maçın orta hakemi Dients gol olup olmadığına karar verememişti ancak yan hakem Bayramof orta noktaya doğru koşarak golü işaret etmişti. Bu golün ardından İngiltere Hurst ile bir gol daha bulmuş ve kupaya yürümüştü. Maçın bitimiyle beraber İngiltere kendi evinde şampiyon olma hedefine ulaşmış ve Dünyanın en büyüğü olmuştu…
2
Kızıl Şeytan: Paul Scholes

Scholes daha 19 yaşındayken kurt teknik adam Alex Ferguson’un yeni keşiflerinden biriydi. Çok tecrübesizdi ve tecrübeyi yakalamak için A takıma yükseldiği bir sezon boyunca Ferguson’un yanında, yedek kulübesinde oturmayı göze almıştı. Yedek oturmasına rağmen arkadaşlarını izleyerek Premier Lig’in inceliklerini öğrenmeye başlamıştı. Scholes Manu’daki serüveninn başlarında onu şimdi görmeye hiç alışkın olmadığımız forvet pozisyonundaydı. Fakat bir maçta Roy Keane’in sakatlanması Scholes için yeni bir başlangıç oldu.
Ferguson onu Keane’in pozisyonunda oynatmaya başlamıştı ve o da orta sahanın defansa dönük olan kısmında görevini en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu. Ve bunu zamanla başarmıştı. Scholes gün geçtikçe yeni pozisyonuna alışıyordu. Ferguson ise bu gelişmeyi çoktan görmüş ve Roy Keane iyileştikten sonra bile onu yerinden almamış, Keane ile birlikte oynatmıştı. Onun Keane ile birlikte yan yana oynamaya başlaması orta saha yönünün kuvvetlenmesine de yardımcı oldu. Günler geçtikçe rakipten top kapma ve kaptığı topları en iyi şekilde değerlendirme yeteneği de artmaya devam ediyordu.

Kısa olan boyuna rağmen herkesi şaşırtacak biçimde kafa vuruşları da çok iyi olan Scholes, Man United orta sahasının omurgasını oluşturmaya başladı. Ferguson ise her maç ona daha çok güveniyordu ve o da kenardan gelen direktifleri en iyi şekilde yerine getiriyordu.

Scholes aynı zamanda gol atmayı da ihmal etmiyordu. Rakip defanstan dönen toplar adeta onun ekmeği haline gelmişti. İngiltere milli takımında ise çok etkili olamasa da EURO 2000′de İngiltere adına Portekiz’e attığı gol, unutulmazlar arasına girmeyi başarmıştı. Ancak Scholes çok yetenekli ve bir o kadar da çalışkan olmasına rağmen anlaşılamayan nedenlerden dolayı İngiltere mili takımında, Manu’da olduğu gibi vazgeçilmez bir isim olamadı.
Tek derdi güzel futbol oynamak olan bu adam, o kadar mütevazi ki, bir menajeri bile yok… Görüşmelerini hep kendi yapıyor. Aynı zamanda çok iyi bir Oldham At. taraftarı olan Scholes, bir gün bu takımda oynar mı bilinmez ama halen Ferguson’un vazgeçilmezleri arasında yer alan bu kızıl adam, büyük ihtimalle futbolu kırmızı şeytanlarda bırakacak.
Scholes, Manchester United’da 1994 sezonunda beri 425 maçta 98 gole imza atarken, İngiltere milli takımında 66 maçta 14 gole sahip.
11
1938 Dünya Kupası

3. Dünya Kupası 1938 yılında Fransa’da başlarken Dünya karmakarışık bir haldeydi. Avrupa kaynıyordu, Almanya’da ve İtalya’da Faşizm yükseliyordu, Almanya Avusturya’yı ilhak etmişti, İtalyanlar Yahudi düşmanlığına çoktan başlamışlardı ve İspanya’da iç savaş çıkmıştı. Arjantin ve Uruguay bu Kupa’da da boykotçu olmuştu. Avusturya ise Almanya tarafından ilhak edildiğinden onbeş takım katılabilmiş, çekilen kurada İsveç maç yapmadan çeyrek finale kalmıştı. İlk maç 4 Haziran’da Almanya ile İsviçre arasında oynandı. 1-1 sona erdi. Ancak o zamanlar uzatma ya da penaltı kavramı olmadığı için oynanan tekrar maçını İsviçre 4-2 kazandı. Bu Almanya’nın ‘üstün ırk’ politikasına adeta ters düşüyordu ve onlar için gurur kırıcı olmuştu.
Kupanın ev sahibi Fransa ise Şampiyonanın kendilerinin kazanacağından emindi. Hep ev sahipleri kazanmamış mıydı zaten? Ayrıca kupaya ismini veren de bir Fransızdı. Fransa ilk maçını Belçika ile oynadı. Başlama vuruşu o zamanki Fransa cumhurbaşkanı Albert Lebron tarafından yapılmak üzereydi ki ayağı kayıp yere düştü. Fransızlar bunu uğursuzluk olarak yorumladılar. Fransa taraftarlarının önünde yine de 3-1 kazanmayı bildi.
En Gollü Maç
Polonya ve Brezilya arasında oynanan maç kupanın en gollü maçı oldu. Hani Şu Leonidas’ın pabuçlarını çıkartmak istediği ama hakemin izin vermediği maç… İlk yarı Brezilya’nın 3-1 üstünlüğü ile sona erdi. Fakat Polonya’nın müthiş golcüsü Willimowski’nin attığı goller ile maç bir anda 4-4′e gelmişti. Ama Brezilya’da bir Leonidas gerçeği vardı ve takımını sırtlayarak Brezilya’nın maçı 6-5 kazanmasını sağladı.
Çeyrek Final
Çeyrek finalin en ilgi gören maçı ise Fransa ile İtalya arasında oldu. Fransa ev sahibi olarak bu kupayı kazanmak istiyorsa son şampiyon İtalya’yı yenmek zorundaydı. İtalya ise 1934 yılında kendi evinde kazandığı son şampiyonluğun tesadüf olmadığını gösterme niyetindeydi. Binlerin önünde oynanan maçı İtalya 3-1 kazandı. Fransa’nın hayalleri de böylece suya düşmüş oluyordu. Çeyrek finalin diğer maçında İsveç Küba’yı tam 8-0 ile geçiyordu.
Turnuva da tekrar oynanan maç sayısı bir hayli fazlaydı. Bunlardan biri de Çekoslavakya-Brezilya maçıydı. Bu tekrar maçında Brezilya Leonidas ve Roberto’nun golleri onları yarı finalde İtalya’nın rakibi yapmıştı. Herkesin favorisi Brezilya’ydı. Hatta Brezilya teknik heyeti bile galibiyetten o kadar emindi ki Leonidas’ı final maçında dinlenik olması için tribüne yollamıştı. Fakat Brezilya için işler hiç umduğu gibi gitmemişti. İtalyanlar G. Meazza ve Ferrari’nin usta ayakları sayesinde maçtan 2-1 galip ayrılmışlardı. Diğer yarı final maçında Macaristan İsveç’i 5-1 mağlup etmişti.
İtalya ve Macaristan’ın oynayacağı finalden önce Brezilya-İsveç yarı final karşılaşması oynanmıştı ve Leonidas teknik heyetin yaptığı hatayı adeta gözlerine sokarak bu maçta 2 gol atıyordu. 4-2 biten maç ile Brezilya belki de şampiyon olabileceği turnuvadan üçüncülük ile ayrılıyordu.
Final maçı gelip çatmıştı.
İtalya: Olivieri-Foni-Rava-Serantoni-Andrealo-Locatelli-Biavati-Meazza-Piola-Ferrari-Colaussi ile,
Macaristan: Szabo-Polgar-Biro-Szalay-Szucs-Lazar-Sas-Vincze-Dr. Sarosi-Zsengeller-Titkos ile sahadaydı. Maçtan önce yaşanan olay belki de İtalyanların canlarını dişlerine takıp oynamalarına neden olmuştu. Teknik heyet futbolculara son taktikleri veriyordu. Herkes konstantre olmuş durumdaydı. Kapıdan içeriye bir telgraf getirilmişti. Telgraf Mussolini’den gelmişti. Sadece dört kelime yazıyordu: ‘Ya Galibiyet, Ya ölüm ! ‘…

İlk yarıda Piola ve Colaussi’nin fırtına gibi oyunu ile İtalya 3-1 öndeydi. İkinci yarı Macarlar Dr. Sarosi’nin golü ile durumu 3-2 yapıyordu. Bu anlarda sahneye İtalya teknik direktörü Pozzo çıkıyor ve verdiği taktik ile İtalya bir anda maçı 4-2′ye getiriyordu. Kupa bir kez daha İtalya’nın oluyordu böylece. Maçtan sonra Macar kaleci Szabo İtalyan takımına gelen ölüm telgrafını duyduğunu ve bu yüzden 4 gol yiyip İtalyanların hayatlarını kurtardıklarını söylese de buna kimse inanmıyordu. Leonidas ise 7 gol ile gol kralı olmuştu. Onu 6 gol ile Zsengeller izliyordu.
Şimdi akıllardaki soru bir sonraki kupanın şampiyonunun kim olacağıydı. Ancak bunu görebilmek için tam 12 yıl beklenmesi gerekecekti…
24
Unutulmayanlar: Davor Šuker
Suker futbol için ‘sadece hobim’ diyordu. Ve bilirsiniz ki insanlar hobilerini severek yaparlar. Suker de böyleydi. O futbola aşıktı, bizse sol ayağına…Davor Suker bir yılbaşı günü 1968 yılında hayata gözlerini açtı. Çocukken bile sol ayağını herkesin gözüne sokuyordu. Osijek’te doğmuştu ve ilk takımı da kendi kasabasının takımı oldu. Beş yılını bu kulüpte geçirdi. Dinamo Zagreb scoutlarının onu farketmesi çok da uzun sürmedi. Zagreb hemen uyanık bir şekilde Suker’i renklerine bağladı.
Suker’in kendi değimi ile Zagreb yılları ‘geçiş’ yılları idi. Çünkü esas futbolu La Liga’da öğrendi Suker. Zagreb’teki performansını Sevilla onunla sözleşme yaparak ödüllendirdi. Sevilla forması ile ilk maçını Barca’ya karşı oynadı. İlk sezonunda La Liga’da bir ‘çırak’ olarak oynadı ve vasat bir görüntü çizdi. 1992 yılında Maradona’nın Sevilla’ya gelmesi en çok ona yaradı. Maradona ile forma giydiği sezon 33 maçta 13 gol attı …
Fakat La Liga’da bir Barcelona gerçeği vardı o yıllar. Barcelona her kupaya ve şampiyonluğa damga vuruyordu ve Suker’in emekleri daha az dikkat çekiyordu. Sevilla’da beş sezon kaldı. Filelere beş yılda 76 gol bıraktı. ‘Kurt’ Real Madrid’in de dikkatini çekti doğal olarak. Real Madrid yeni bir takım olma yolunda forvet için onu seçmişti. Altın çağını da Real Madrid’de geçirdiği ilk sezonunda yaşadı; 38 maç 24 gol… 1998 yılında ise Fransa’da Dünya Kupası macerasında çok genç olan ülkesi için herşeyini verdi. Grupta her maçta bir gol atarak takımı Hırvatistan’ı yukarıya taşıdı. Çeyrek finalde rakip Almanya idi. Kimse Hırvatlara şans vermiyordu. Fakat Hırvatistan Suker’inde bir gol attığı maçta Almanya’yı tüm dünyanın şaşkın gözleri önünde 3-0 yendi. Hırvatistan’a ve Suker’e güç veren onların ülkelerinde olan savaştı. Suker, her maça savaşta hayatlarını kaybedenler için çıktıklarını söylüyordu.
Yarı finalde Fransa’ya elenseler de turnuvanın şüphesiz en ilgi çekici olanı Hırvatlardı. Dünya Kupası bittikten sonra ona kapıyı Arsene Wenger ve Arsenal açtı. Ama Arsenal kariyeri beklediği gibi geçmedi. Arsene Wenger onun için ‘ o çok iyi bir o yuncu ve mutlaka her maçta oynamalı’ diyerek West Ham’a gönderdi. Fakat artık Arsenal’den sonra yorgun bir Suker izlemeye başlamıştık. West Ham ve 1860 Münih takımlarında oynarken Real’de ve Sevilla’daki gibi olamadı Suker… 1998 yılında Zidane ve Ronaldo’nun ardından en iyi futbolcu seçilmişti. Suker hep iyi bir futbolcu oldu. Hırvatistan halkı da ona aşıktı . Çünkü Suker genç bir ülkenin evladıydı… Kendisinin de dediği gibi tek eksiği sağ ayağını kullanamasıydı. UEFA’nın içinde halen futbola hizmet etse de, anlık dönüşleri, son vuruşlardaki ustalığı ve zekası Suker’i özel kıldı…

10
“Futbola Dair” Paneli

Eskişehir’de 9 ekim Cuma günü saat iki de Prof. Dr. Ahmet Ataç ve Eskişehir bölgesi hakemlerinden Hakan Sivriservi’nin girişimleri ile düzenlenen ‘Futbola Dair’ adlı paneldeydim. Panele konuşmacı olarak Fethi Heper, eski hakemlerimizden Ali Aydın ve Serdar Tatlı ayrıca Osman Tanburacı katıldı. Panelin sloganı ‘Futbola dair herşeyi konuşuyoruz’ idi ve gerçekten çok keyifli bir sohbet oldu iki saat boyunca.
Kırmızı salonun önünde beklerken panel başlamadan önce salona doğru ilk gelen Osman Tanburacı oldu. Kendisiyle ufak sohbetimiz sırasında Eskişehir’in çok geliştiğinden ve tabir yerinde ise artık ‘Yeni’ bir şehir olduğundan bahsetti. Tabii Eskişehirspor’dan da bahstmeden geçmedi. Eski yıllardaki Eskişehir’i görmeyi çok arzuladığını ve bu yılki Eskişehirspor’un bunu başarabileceğini söyledi. Konuklar ve konuşmacılar salona girip yerlerini aldıktan sonra katılımın çok az olduğunu farkettim. Bunu paneli açan Ahmet Ataç’ da bizlere hatırlattı ve daha fazla ilgi beklediğini de söylemeden edemedi. Açılış konuşmasından sonra ilk söz Eskişehirspor’un efsanelerinden olan Prof. Dr. Fethi Heper’e verildi.
Fethi Heper:
‘Futbol’ konulu panelin ilk konuşmacısı olan Fethi Heper’in vurguladığı ilk şey eski yıllarda oynanan futbola duyduğu özlemdi. 70li yılların Brezilya’sından bahsetti ve o yıllar Eskişehirspor’un da tıpkı 70lerdeki Brezilya gibi futbol oynadığını anlattı. O yıllarda futboldan aldığı keyfi, artık bir sanayi haline dönüştüğü için şimdiki futboldan alamadığını söyledi. Fethi Heper’den sonra söz alan Osman Tanburacı ise kısa bir giriş yaparak Fethi Heper’li efsane Eskişehirspor’a yönelik övgü dolu sözler sarfetti ve o da tıpkı Fethi Heper gibi “eski” futbola duyduğu özlemi dile getirdi. Osman Tanburacı’nın kısa konuşmasının ardından belki de en ilgi çekici konuşmayı Serdar Tatlı yaptı.
Serdar Tatlı:
Fethi Heper’in bilim profesörü, Osman Tanburacı’nın ise futbol profesörü olduğunu ve bu iki ismin arasında kendisinin söyleyecek pek fazla birşeyin olmayacağını söyledi. Serdar Tatlı’nında konuşmasının giriş kısmı tabii ki Eskişehir’di. Küçük kızının bile şimdilerde en çok izlenen dizilerden biri olan Es Es sayesinde Eskişehir’i ve Eskişehirspor’u tanıdığını söyledi. O da tıpkı Osman Tanburacı gibi Eskişehir’in yıllardan sonra çok değişip geliştiğini anlattı.

Soru Cevap:
Bu konuşmaların ardından soru cevap kısmına geçildi. Eskişehir’de yerel bir televizyon kanalı olan Es tv editörü Osman Tanburacı’ya neden Anadolu takımlarından basında ve yayınlarda az bahsedildiğini sordu. Osman Tanburacı’nın cevabı net ve doğru bir cevap oldu aslında. Reytingten ve izlenmediğinden bahsetti. Kendisine kalsa hep Anadolu takımlarından bahsedilebileceğini fakat ilgi çekmeyeceğini anlattı. Ve açık bir dil ile Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’tan bahsetmez ise para kazanamayacağını söyledi. Ali Aydın ve Serdar Tatlı’ya ise Avrupa’da Türk hakemlerinin neden çok az görev aldığı soruldu. Ali Aydın’ın cevabı çok mantıklı ve doğru bir tespitti. Şu an Süper Lig’de yaklaşık 30 hakemin görev yaptığını ve bu hakemlerin içinden sadece ara ara Selçuk Dereli’nin görev aldığını söyledi. Türkiye’de yaklaşık olarak lisanslı 9000 küsür antenör olduğunu ve bu antrenörlerin neden hiçbir tanesinin dışarıda takım yönetemediğinden bahsedince tüm salon bu durumun hakemlerinkinden daha vahim olduğunu anladık gerçekten.
Serdar Tatlı’nın bu konu ile ilgili dikkat çektiği şey ise hakemlerin çok üzerine gidildiği oldu. Bir hakemin yönettiği maçtan sonra bir hafta konuşulmasını UEFA’nın gördüğünü ve bu yüzden Türk hakemlerin yıprandığı için maç verilmediğini söyledi. Buna katılmamak elde değil. Zira Premier Lig’de bile akıl almaz bir hata yapan İngiliz hakem ertesi hafta Şampiyonlar Ligi’nde maç yönetebiliyor. Yani esas olan medyanın hakemin bir hatasından sonra bunu fazla abartmadan hakemlere sahip çıkması. Osman Tanburacı’nın bu konu ile ilgili sitemi ise komik bir şekilde Erman Toroğlu ve Maraton görüntü yönetmeni Uğur’a yönelikti. Osman Tanburacı’nın eğlenceli konuşmasından sonra Fethi Heper Eskişehir günlerinden anılarını anlattığı sırada salona geç olarak giren ünlü taraftar lideri Amigo Orhan’a gelen alkışlar Fethi Heper’in sözünün kesilmesine neden oldu.
Amigo Orhan Geldi
Amigo Orhan gençliğindeki halinden çok farklı görünse de Fethi Heper’in dediği gibi onun gibisi asla bir daha tribünlere gelmeyecekti. Panele katılım az olduğundan çok uzun sürmedi ve son olarak ben söz alarak Fethi Heper’in en çok keyif aldığı maçı, ayrıca Ali Aydın ve Serdar Tatlı’nın bu güne kadar yönetmekte zorlandıkları ve bittiği için mutlu oldukları maçları sordum. Fethi Heper’in cevabı beklediğim gibi Eskişehir-Sevilla maçı olmadı. İstanbul’da 0-0 biten Beykoz maçındaki tribünleri ve coşkuyu unutamadığını gol olmadığı halde o maçtan çok keyif aldığını söyledi. Ali Aydın’ın ise beklediğim gibi cevabı hakemliği bırakma kararı aldığı Galatasaray-Beşiktaş maçı oldu. Serdar Tatlı ise olaya değişik yaklaşarak kağıt üstünde zor görünen maçın kolay geçebileceğini, kolay görünen bir maçın ise zor geçebileceğini anlattı.
Son olarak Osman Tanburacı’nın baskıları Serdar Tatlı’nın bir Urfa türküsü söylemesi yönünde oldu. Kendisi de Urfalı ve İbrahim Tatlıses’in akrabası olan Serdar Tatlı salondaki kameraların çekimleri durdurması halinde türküyü söyleyebileceğini söyledi. İsteği gerçekleşti ve Urfa türküsünü söyledi. Daha sonra fotoğraf çekimleri, ufak sohbetler ve ikramların ardından panel son buldu. Ben katılımın az olduğunu görüp hayal kırıklığı yaşasamda böyle bir sohbet ortamında bulunmak çok hoştu. Hakan Sivriservi’den bir röportaj sözü alarak oradan ayrıldım…
30
Futbolun Duvarı Yıktığı Yıl: 1974

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin egemen olduğu bölgede kurulan Demokratik Almanya Cumhuriyeti sürekli vatandaş kaybediyordu. Batıda iş bulmak ümidi ile binlerce kişi batıya göç ederken, bunu bir şekilde durdurmak isteyen Sosyalist Partinin başı Walter Ulbricht’in ‘kimsenin duvar örmeye niyeti yok’ demesinin ardından iki ay bile geçmeden ‘utanç duvarı’ inşası tamamlanmıştı.
1974 Dünya Kupası’nın kuraları çekildiğinde ise işte bu ‘utanç duvarı’ nın ayırdğı iki ülke olan Federal Almanya ve Demokratik Almanya aynı gruba düştü. Tüm Dünyadaki futbolseverler ise bu iki ‘Alman’ ülkesinin mücadelesini sabırsızlıkla beklemeye koyulmuşlardı. Ve maçın oynandığı gün olan 22 Haziran gecesi her iki takım da gruptan çıkmayı garantilemiş olarak sahada yerlerini almışlardı. Batı Alman spikerin utanmaz tavırlarla söylediği gibi; ‘Batıdakiler renkli, Doğudakiler ise siyah beyaz ekranın başında yerlerini’ almışlardı.
Milli marşların çalındığı sırada Doğu Alman televizyonu Batı Almanya’nın marşını yayınlamak yerine Sovyet marşını fona vermişti.
Maç Başlıyor
Ve sonunda ‘Komünistler ile Kapitalistlerin’ maçı başlamıştı. Maçı anlatan iki ülkenin spikeri de aynı yerde aynı anda anlatmaya başlamışlardı. Bu iki spiker maç boyunca sürekli atışırken, bir ara birbirlerine saldırmaya bile yeltenmişlerdi. Bu iki spikerin arasındaki mücadele sahada yaşanandan daha sertti adeta. Maç kontrollü gidiyordu. Batı Alman spiker sürekli olararak Doğu Almanya için ‘soldan saldıracaklar’ demeye çalışsa da Doğu Almanya sahanın her yanından geliyordu. Maçın 80. Dakikasında o zamanın iyi kalecilerinden olan Jürgen Croy degajı ile topu Erich Hamann’a atmıştı, o da topu Jürgen Sparwasser ile buluşturmuştu. Sparwasser ise rahat bir şekilde Sepp Maier’i avlamıştı. Bu gol ile Almanya, Almanya karşısında önce geçmişti.
Maçın kalan dakikalarında batı saldırdı, doğu dayandı. Uruguaylı hakem Barreto son düdüğünü çaldı ve maç bitti. O düdükten sonra ise bu maç tarihe çoktan kazınmıştı bile. Bu iki Almanya bir daha yeşil sahada hiç karşılaşmayacaklardı. Doğunun hanesine yazılan ’1′ duvarın yıkıldığı tarih olan 1989′a kadar devam etti. Maçtan sonra Batının sosyalisti Paul Breitner ile formaları değişen Sparwasser ülkesinde hiç sevilmedi. Sonradan Breitner tarafından alınan forması ‘duvarı’ aşmaya çalışırken can verenlerin hesabına satışa çıkarıldı. Alan kişi de Bonn’da bir müzeye bağışladı. Bugün o forma hala Bonn’da sergilenmeye devam ediyor. Bu maç için H. Tomayer’in yazdığı şiir ile yazımızı noktalayalım :
Kimdim, nasıldım, neredeydim ?
Sparwasser ölçüyü aldığında
Schön takımını infaz ettiğinde,
Bir Adidas mermisi ile … ‘
11
Michael ve Brian Laudrup Kardeşler

Kardeş Futbolcular
Flippo ve Simone İnzaghi, Bobby ve Jack Charlton, Frank ve Ronald de Boer… Bu isimlerin hepsi bazı futbolcu kardeşlerden. Michael ve Brian Laudrup da aynı sahada mücadele eden kardeş futbolculardandı. Kendisi de futbolcu olan babaları Finn Laudrup, oğullarının kariyerlerinde hep bir itici güç, yol gösteren kişi oldu. Brian Laudrup futbolda babasının genleri ve ağabeyinin yeteneklerinden yaptığı sentezle büyüdü. Laudrup kardeşler çoğu zaman kendi çizdikleri yoldan gitmeyi tercih ettiler. Bunu ikisinin de Brondby altyapısından yetişmelerinden ve ’1990′da Danimarka’yı defansif futbol oynatıyor ,’ diye, Richard Nielsen’i boykot etmelerinden anlayabiliriz. İki kardeş, 1992 yılındaki Avrupa Şampiyonluğu’na kadar Danimarka milli takım formasını giymeyi reddetmişlerdi. 1992′de Michael Laudrup yine milli formayı redderken, bu kez kardeşi Brian sahadaydı. Brian hiç gol atamasa da agresif ve istekli futbolu ile Danimarka’ya çok şey vermişti.
Başarılarla Dolu iki Farklı Kariyer
Michael ve Brian 1998′de de vitrindelerdi. 1992′de İsveç’te kazanılan başarı sonrası 1998′de çeyrek finalde Brezilya’ya 3-2 yenilerek elendikleri maç onlar için unutulmazlar arasına girmişti. Dünya Kupası finallerinden sonra Brian Laudrup henüz 29 yaşındayken milli takımı bıraktığını açıklayarak herkesi üzmüştü. Aynı dönemde ağabeyi Michael, milli takımda antrenörlük görevine başlamıştı ve gelecekte Danimarka’nın başarısı için elinden geleni yapmak istiyordu. Aslında Michael Laudrup’un bu hedefi futbolculuk kariyeri göz önüne alındığında hiç de olanaksız görünmüyordu. 1989 ve 1994 yılları arasında Juventus ve Barcelona gibi dünyanın en büyük kulüplerinden ikisinde başat oyuncu olarak oynamış ve İspanya’da 1992′de yılın futbolcusu seçilmişti. Michael Laudrup o dönemde topa kendisinin bir parçasıymış gibi hakim olan ve parlayan bir yıldızdı. Daha sonra Barca’nın ezeli rakibi Real’e transfer olsa da, Katalanlar’ın efsaneleri arasında yerini almayı başarmıştı. Ayrıca Michael, Barcelona forması ile Real Madrid’e karşı, Real Madrid forması ile Barcelona’ya karşı alınan 5-0 galibiyetlerde sonuca etki edenroller üstlenmişti. Onu diğer oyunculardan ayıran önemli bir özelliği, sık sık koştuğu yönün dikine doğru ayağının dışıyla kaldırarak verdiği paslar ve bu sayede attırdığı gollerdi. Michael geçtiğimiz aylarda Spartak Moskova ile teknik direktör olarak anlaşma yaptı, fakat başarısız görüldüğü için ayrılmak zorunda kaldı. Şimdi Michael Laudrup kendisine gelecek teklifleri bekliyor. Brian ise şu sıralar adeta rahat bir emekli gibi yaşamaya devam ediyor. Michael ve Brian Laudrup kardeşler, aynı genleri taşıyorlar ve şüphesiz böyle kardeşleri görmeye devam edeceğiz.
Genler Etkili Olabilir mi?
Aynı genlerden konu açılmışken yazımızı ilginç bir notla bitirelim. Ac Perguia’nın ilginç ve dinamik başkanı Luciano Gaucci bahsettiğimiz kardeş futbolcuların ‘gen’ meselesine en fazla itibar gösterenlerden. Öyle ki, bir zamanlar Perugia’da oynayan Fabrizio Miccoli’nin başarısını görür görmez derhal 16 yaşındaki kardeşi Frederico Miccoli ile de sözleşme imzalamıştı. Gaucci ayrıca o dönemde Chris Obodo’nun küçük kardeşi Kennet Obodo’yu da profosyonel yapmıştı.
2
Milano Efsanesi: Guiseppe Meazza

Milano’yu nasıl bir şehir olarak biliyorsnuz? moda şehri mi?, alışveriş şehri mi?, yoksa sanat mabedi mi? Sanırım hepsi Milano’yu anlatıyor.

Milano’nun futbolseverler için ise farklı bir anlamı var. Herşeyden önce Milan ve İnter’e ev sahipliği yapan şehirde bu iki takımın maçlarını oynadığı bir sanat harikasi yükseliyor; Görkemli Giuseppe Meazza stadyumu. İnter’in 1930′larda oynayan efsanevi oyuncusu Giuseppe Meazza’ya olan kulak aşinalığının ilk nedeni bu stad. Inter, İtalya’da I. Dünya savaşından sonra kendini fazlası ile hissettirmeye başlayan faşizmin içinde otantik bir şampiyondu ve Giuseppe Meazza ile yükseliyordu. 1910 yılında Porta Vittoria’da doğan Meazza, başarıları ile bugün bile hala İtalyan futbolunun en büyüğü olarak kabul ediliyor. Giuseppe Meazza 1924′te İnter formasını ilk giydiği gün daha 14 yaşındaydı. Babasını I. Dünya savaşında kaybetmişti ve Milano’da bir pazarda meyve satıp annesine ve evin geçimine katkı sağlıyordu.
Hayatında iki şey onun için büyük bir önem kazanmıştı; Annesi ve İnter. 19 yaşına geldiğinde ilk kez Seire A’da boy gösterdi. İlk maçı Ambrosiana ile oynanan karşılaşma oldu ve sahaya indiği gün ‘seçilmiş adam’ gibi oynadı ve öyle de devam etti. İnter, 1929-1930 sezonunda şampiyon oldu ve Meazza 31 gol ile bugün bile hala kırılamayan bir rekor ile gol kralı oldu. Hemen ardından İtalya-İsviçre maçında ilk kez milli forma ile sahaya çıktı. İtalya maçı 4-2 kazandı ve Giuseppe Meazza iki golün sahibi oldu. Ama insanların ona hayran kaldığı milli maç 1930′daki Macaristan maçıydı. 11 Mart 1930′da İtalya Macaristan’ı 5-0 yendiğinde Meazza tam 3 gol birden atmıştı ve izleyenler onun artık harika bir yetenek olduğuna ikna olmuşlardı.
Milano gazetelerinde sürekli ondan bahsediliyordu. 1934′te İtalya finalde Çekoslavakya’yı 2-1 yenerken attığı 2 gol İtalya’ya Dünya Kupası’nı getiriyordu. Böylece artık Dünya çapında da tanınan bir yıldız haline gelmişti. Halk Faşizmin siyasi düşüncenin peşinden giderken, o da Futbol alanında Faşizm gibi insanları peşinden sürüklüyordu. Giuseppe Meazza’nın çok ilginç bir kişiliği vardı. Bazen maç başladıktan sonra stada gelip oyuna kendi kendine girer, bazen de arkadaşları sahada ısınırken o kenarda oturup sigara içerdi. Fakat Meazza sürekli gol atıyordu ve kimse bu tuhaf yaşam tarzı hakkında yorum bile yapmıyordu. İnter ile 3 şampiyonluk yaşadı, İtalya ile 2 Dünya Kupası kaldırdı. Serie A’da 3 kez gol kralı oldu ve en önemlisi 367 maçta 216 gol atmayı başardı. İtalya’da üç büyük takım olan İnter, Milan ve Juventus’un formalarını giyerek tarihe geçti.
Kariyerini ise İnter’de yani evinde bitirdi. Giuseppe Meazza, 1948′te İnter’e teknik direktör olarak döndü ama futbolculuğu kadar başarılı olamadı. Buna rağmen İnter’e daha sonra efsane olacak oyuncular kazandırdı. Bunlardan en önemlisi Sandro Mazzola oldu. II. Dünya savaşı yıllarında kısa bir süre Beşiktaş’ta antrenör olarak çalıştı. Savaş bittiğinde ise İtalya’ya geri döndü. Giuseppe Meazza 27 Ekim 1979′da hayata gözlerini yumduğunda gözü arkada kalmadı. Çünkü kalbine kazımış olduğu İnter’in stadının adı çoktan Giuseppe Meazza adını almıştı…
Son Tweetler
- turk basketbolu eskiden iyi uzun eksikligi cekerdi. su anda ise takimda hepsi dunya capinda 4 uzun var. bu takimla basa cikmak zor! 8 hours ago
- Selçuk Çebi 74kg'da 2010 Dünya Grekoromen Güreş Şampiyonu Oldu | Spor Stüdyosu http://t.co/ZMZCS0t via @sporstudyosu 9 hours ago
- Sam Querrey'nin US Open kazanacagini sanan Amerikali= UFO goren masum koylu 1 day ago
- us open'da son 16'ya erkeklerde 6 ispanyol, kadinlarda 5 rus kaldi. erkeklerde ispanyollarin yari finali garanti. aciklamak isteyen? 1 day ago
- Dünyanın en kötü kitabı yazıldı! Venus Williams ve Ellen Degeneres'ten şok görüntüler! Hepsi Spor Studyosu'nda: http://bit.ly/crFRhu 2 days ago
Son Yazılar
- Selçuk Çebi Dünya Şampiyonu
- Venus Williams ve Ellen Degeneres Birlikte
- Amerika’da İşçi Bayramı
- Serra Sengel’in Başarısı
- Maria Sharapova’nın US Open 2010 Kıyafetleri
- Londra 2012 Ticari Ürünleri Satışta
- Avrupa’da 5′te 2
- Singapur 2010′da Bir İlk
- Singapur 2010′da “Sade” Bir Anne
- Şampiyonlar Ligi Yolcusu Kalmadı!
- Chris Thater Anısına
- Şampiyonlar Ligi’nde Dramatik Gece
- New York’ta Son Perde..
- Andy Murray Vogue Eylül Sayısında
- Air Jordan Retro 11 – “Cool Grey”
Son Yorumlar
- Resul Kalaycı Olimpiyat Şampiyonu için Turan
- Ersan Avrupa’yı Sallamaya Devam Ediyor için ersan ilyasova
- Beşiktaş’ın Oyun Sistemindeki Büyük Tehlike! için Can Aciksoz
- Vuelta’ya Doğru için serkan77
- Singapur 2010′da Bir İlk için Alper Ecevit


