Browsing articles tagged with " Stephen Hendry"
Eyl
11

Bir Oyuncunun Gayri-Resmi Portresi: Ronnie O’Sullivan

ronnie_ust

Snooker Sezonu Açılıyor

Snooker sezonu Şangay Masters’la açılırken, elbette sezonu sabırsızlıkla bekleyen snooker severler için, dünyanın bir numarası olan Ronnie O’Sullivan’ın, ne yapacağı merak konusu. Katıldığı tüm turnuvalarda, geçmişindeki olağan üstü başarıları yineleyen, kimi zaman da kendisinden beklenmeyecek ölçüde kişilik sorunlarıyla, oyununu zora sokan Ronnie’nin, hala bütün gücüyle oynaması ve ıstakasını sanatsal yetenekleriyle süslüyor olması, biz izleyenler için bir şans. Kariyeri boyunca ulaşılması zor pekçok başarıya imza atan Ronnie, henüz on yaşında ilk yüzlük serisini, on beşindeyken maksimum seri olan 147′yi gerçekleştirdi. Profesyonel olduktan bir yıl sonra -on altısındaydı- snookerın en prestijli turnuvası olan Birleşik Krallık Şampiyonası’nı kazanarak ulaşılması zor bir başarıya imza attı. Ona asıl ününü kazandıran ise ıstaka başına yalnızca 25 saniye ortalamayla, tam 5 dakika 20 saniyede gerçekleştirdiği 147 oldu. Sırf bu yüzden, masa üzerindeki hızı nedeniyle ona Roket adı takıldı. Hatta maç önce oyuncuların isimleri seyirciye duyurulurken, Ronnie, The Rocket, O’Sulluvan olarak takdim edilir.

Oyun Alanı

Böylesi bir oyuncuyu, oyun boyunca izlemek, kafasından geçenleri düşünmek, mimiklerini ve jestlerini yorumlamak, onunla birlikte tebessüm etmek, tam anlamıyla bir katarsise sürükleyebilir izleyiciyi. Çünkü oyuncunun seriye devam ediş biçimi, karar alışları, masa üzerinde topların sürekli değişen pozisyonları, çözülmesi gereken koca bir bilmeceymiş gibi, aynı zamanda seyircinin de karşısında durmaktadır. Hep birlikte düşünmemiz, bir sonraki pozisyon için fikir üretmemiz gerekir. Bu da seyircinin bizzat oyuna katıldığı bir özdeşleşme süreci demektir ki, snooker maçları bunu bize yoğun olarak yaşatır. Seyircilerden gelen laf atmalar, yüreklendirmeler, ıslıklar ve alkışlar bir bütün olarak oyunu yönlendiren güçlü etkiler bırakırlar oyuncular üzerinde. Alman tiyatro kuramcısı Martin Esslin’in Dram Sanatının Alanı adlı yapıtında sözünü ettiği türden bir tiyatro oynanmaktadır sanki. Esslin’in, kraliçenin taç giyme töreninin, bir cenazenin, bir televizyon programının dram sanatının alanına girdiğini söylerken, pekala bir snooker maçının da bir tiyatro gösterisi gibi olarak algılanabileceğini iddia etmek yanlış olmaz. Çünkü Roket, oyun alanında seyirciyle atışmaktadır, snooker geleneğinin dışına çıkarak, klasik tutuşun dışında, tıpkı Amerikan Bilardosu’nda olduğu gibi parmak arasından atış yapar, top masanın tersinde kaldığında uzatma yardımı almadan, el değiştirir. Stilini geliştirmek için Amerika’da pool turnuvalarına katılır. Snooker geleneğini ve İngiliz saygınlığını hiçe sayan davranışlarda bulunur: bir rock yıldızı gibi saçlarını uzatır, Top Gear’a konuk olduğunda egosuz kişiliğini gösterir ve 2007 Masters finalinde maçı kaybettiğini düşünüp göz yaşlarını tutamayan henüz on dokuz yaşındaki rakibi Ding Junhui’ye sarılıp, ağlamamasını, onun geleceğin en büyük oyuncusu olacağını söyler.

ronnie_orta

Oyuncunun Doğası

Sahnede ya da salonda Brecht’in sözünü ettiği türden bir yabancılaştırma efekti durmaktadır. Maç boyunca her türlü sürprizin beklenebileceği bir likit bir makinedir o. Fren yapmaz, kontrollü değildir, bir grand master satranççı gibi temkinli değildir, oyunun doğası giderek vahşileşir, seyirci gergindir, nefesler tutulur ve frame (oyun) sonlanır. El rakibine geçtiğinde, sandalyesine oturur ve buz gibi suyundan koca bir yudum aldığı görülür. Dikkatle rakibini izler ve sıranın kendisine geçmesi için acelecidir. Kalkar, masaya gelir. Rakibinin tebeşirinden masaya düşmüş olan bir parçayı hakeme temizletir. Masa, ıstakalar iki oyuncu ve yerleri sürekli değişen toplar. Siyah ve kırmızı, sonra pembe ve kırmızı kombinasyonlarını çok sever. Beyaz top masanın uzak ucuna gittiğinde, yeşil, kahverengi ya da sarıdan bir turnikeyle dönüş yaparak, yine durgun sulara geri gelir. Kırmızı ve siyah, kırmızı ve siyah böyle sürer bu. Seyircilerin arasında sevgilisi ve çocukları da vardır. Galibiyeti onlarla kutlar. Rakiplerine karşı acımasızdır. Ama her zaman belirsiz bir şey vardır Roket’in dünyasında. Belki de babasının bir cinayetten suçlu bulunup 18 yıl boyunca, annesininse vergi kaçırmaktan bir süre hapis yatmasının bir etkisi vardır bunda. Uyuşturucu bağımlılığı, hız tutkusu nedeniyle sürekli ceza alması ve İngiliz Snooker federasyonundan bir görevliye saldırmasının nedeni bu geçmişte aranabilir. Ama bunların hiçbiri ondaki yeteneği gölgelemeye yetmez. Rakipleri Stepten Hendry ve Steve Davis onun gelmiş geçmiş en yetenekli oyuncu olduğunu söylerler. Haksız değillerdir. Tiger Woods ya da Roger Federer neyse, snookerda da Ronnie odur.

İzleyicinin Hazzı

Ronnie otuz dört yaşındadır. Kariyerinde dokuz 147 yapmıştır. Üç dünya şampiyonluğu ve sayısız turnuva zaferi bulunur. Snookerda olgunluk çağını yaşamaktadır. Stephen Maguire, Shaun Murphy, Mark Selby gibi genç rakipleri onu zorlamaktadır, ama henüz ilk turda elendiğinde yokluğu bütün izleyicilere hüzün verir. Turnuvanın favorisi olduğundan değildir bu, oyunun izlenme keyfine düşünsel bir boyut kattığı içindir. Hollandalı tarihçi Huizinga’nın Homo Ludens olarak adlandırdığı oyun oynayan insan modelinin kusursuz bir örneğidir Ronnie. Oynarken başka birine dönüşür, kendisinin dışına çıkar; kendine dışarıdan bakar, Roket’in mekanizmasını çalıştırır ve yalnızca izler. Yakışıklıdır; özellikle kazandığında bir gönülçelen olur. Küçük Ronnie geri gelir sanki. Muzip bir gülümseme vardır dudaklarında. Kimse ona kızamaz, kimse onu her hangi bir şey için suçlayamaz. Kaybettiğinde ise salonu hızlı adımlarla terk eder. Bir daha geri dönmemek üzere yok olur. Bir boşluk oluşur. Ama izleyicinin dolduramayacağı kadar ağır ve derin bir boşluktur bu. Ronnie’nin izleyiciye ve oyuna kattığı katıksız bir estetik eylemler bütünüdür. Eğer haz almanın nihai amaç olduğu kabul görülürse, bunun en etkili yolu onu izlemekten geçer.