Browsing articles in "Röportaj"
Oca
24

Sarıkamış Destek Bekliyor

By Editor  //  Flaş, Kış Sporları, Röportaj  //  2 Comments

kars3-048

Sarıkamış’ta Kayak ve Kış Sporları Üzerine

“Sarıkamış’ta kar kalınlığı kış aylarının ilk günlerinden Mart ayının son günlerine kadar kaymaya olanak sağlıyor. Yine de Türkiye’de kayak sezonunun en uzun olduğu merkezlerden biri olan Sarıkamış’ın popülaritesi Uludağ, Kartalkaya, Palandöken gibi diğer kayak merkezlerine oranla oldukça düşük. Sarıkamış tercihini yapanlar ise Sarıçamların arasından beyaz örtünün üzerinde süzülüyor ve düşük nem oranı sayesinde bozulmayan kristal karın kayak için sağladığı imkandan doyasıya faydalanmış oluyor. ”

Sarıkamış’a yolumuz düştüğünde görüştüğümüz Sarıkamış Antrenör ve Öğreticiler Derneği Başkanı Muhittin Delibaş Sarıkamış’ı işte böyle anlatıyor. Muhittin Bey’in başkanlığını yaptığı dernek 1993 yılında kurulmuş. Derneğin 18′i kayak antrenörü 33 üyesi var. Dernek kış kamplarına antrenör sağlıyor. Bu antrenörler de Sarıkamış’ta spor hayatına başlayan gençleri gelecek yıllar için yetiştiriyor.

kars3-047

Ceren Cenker, Muhittin Delibaş ile Söyleşi Halinde

Osman Yüce Kayak Tesisi Tekrar Faaliyete Geçiyor

Muhittin Bey’e göre Sarıkamış’ın turistik potansiyelinin yanında sportif potansiyeli de çok önemli. Ocak ayının sonunda Sarıkamış’ta sadece profesyonel sporculara hizmet verecek Osman Yüce Kayak Tesisi faaliyete geçecek. Böylece çoğunluğu Sarıkamışlı olan genç sporcular ayrı bir çalışma pistine kavuşmuş olacaklar. Aslında Osman Yüce Kayak Tesisi Sarıkamışlı sporculara yıllarca hizmet vermiş. Ancak 1994 tarihinde kurulan Sarıçam/Bayraktepe Tesisi ile Osman Yüce Tesisi kullanılmaz olmuş. Muhittin Bey’e göre sporculara ait ayrı bir pistin olması çalışmaları olumlu etkileyecek. Ayrıca bu tesis için sporcuların telesiyej ücreti ödemeleri de gerekmeyecek. Halihazırda ise Sarıkamış’ta sporcular mevcut telesiyejleri kullanmak için ücret ödüyorlar.

Aile Desteği Yetersiz Kalıyor

Sarıkamış’taki sporcuların hemen hepsi yöredeki istekli ve yetenekli gençlerden oluşuyor. Bölgedeki sosyo-ekonomik yetersizlikler düşünüldüğünde sporcuların birçoğunun kayak malzemeleri ve yarışlara hazırlanmak için maddi desteğe ihtiyaç duymaları şaşırtıcı değil. Maddi ve manevi destek elbette her sporcu için gerekli. Türkiye’de birçok spor dalında olduğu gibi kış sporları için de kulüp ve sponsordan önce ailenin ilgi ve desteği genç sporcuların profesyonel spor hayatına geçişinde büyük önem taşıyor. Oysa bölgedeki ekonomik şartlar dolayısı ile Sarıkamış’ta ailelerinden destek alamayan yetenekli sporcu mevcut. Bu genç sporcular için kulüp ve sponsor desteği kayağa profesyonel olarak devam edebilmeleri adına çok önemli.

kars3-092

Muhittin Bey 1996-2003 tarihleri arasında hizmet veren Kayak Eğitim Merkezleri’nin genç sporcuların yetişmesinde çok önemli görevler üstlendiğinden bahsediyor. 2004 yılında Federasyon’un özerkleşmesi ile bu eğitim kamplarına son verilmiş ve sporcu yetiştirme görevi öncelikli olarak kulüplere devredilmiş. Ancak bölgedeki kulüplerin maddi imkânları kısıtlı. Bu durumda sporcuların ihtiyaç duyduğu malzemelerin bir kısmı Federasyon tarafından karşılansa da kış sporlarına meraklı gençleri bir araya getirip profesyonel sporcuların yetiştirilmesi için gerekli altyapıyı oluşturmada kulüpler maddi açıdan yetersiz kalıyor.

Bölgenin kış sporlarına elverişli olması, gerekli tesis ve ilgili gençlerin bulunması başarılı sporcular yetiştirilmesi için yeterli değil. Bu olumlu unsurlarla birlikte gerekli olan kulüplerin önderliğinde altyapıdan sporcu yetiştirmeye elverişli sürdürülebilir bir sistem kurmak gerekiyor. Bu sistem için de Federasyon ve sponsor desteği olmazsa olmaz bir koşul.

Geleceğe Dair Umut Var

Olumsuzluklara rağmen Muhittin Bey gelecekten umutlu. Sarıkamış’ın Milli takımdaki 16 sporcunun 11 tanesinin Sarıkamış’ta yetiştiğinin altını çiziyor. 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları’na katılacak olan Kelime Aydın ve Erdinç Türksever de Sarıkamış’ta yetişmiş sporculardan. Muhittin Bey 2011’de Erzurum’da yapılacak Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları’nda Sarıkamışlı sporcuların Türkiye’yi temsil edecek grupta yer alacağı inancını da dile getiriyor.

Kısaca Sarıkamış’ın uzun kışları ve karlı dağları kış sporlarına ilgi duyan herkesi Sarıkamış’a davet ediyor. Yörede kayağa gönül vermiş antrenör ve sporcuların azimleri mevcut imkânların ötesinde başarılar getiriyor. Beklenen Federasyon ve sponsor desteğinin sağlanması halinde Sarıkamışlı gençlerin kalıcı başarılara imza atmaları sürpriz olmayacak.

Röportaj için Ceren Cenker’e, Fotoğraflar için Demir Özek’e teşekkür ederiz.

Tem
26

Melis Sezer Röportajı

CIMG0530

Spor Stüdyosu, 1 yaşına gelmeden 1000. postuna ulaştı. Bu önemli postumuzu Türk sporunun gelecek vaadeden isimlerinden biriyle yaptığımız röportaja ayırdık.

Melis Sezer henüz 16 yaşında. Gençler kategorisinde uluslararası müsabakalara katılan Melis, Dünya Gençler sıralamasında en yüksekte bulunan Türk sporcu ünvanını da taşıyor. Dünya Gençler sıralamasında 140. sırada olan Melis,  kendi yaş kategorisinde olduğu gibi 18 yaş kategorisinde de Türkiye şampiyonu.

Geçtiğimiz günlerde Wimbledon Tenis Turnuvası ön elemelerine katılarak Türkiye’nin gündemine gelen Melis, röportaj teklifimizi kırmadı ve ENKA tesislerinde havuz başında hoş bir sohbet gerçekleştirmemizi sağladı. Bu röportajın gerçekleşmesine yardımcı olarak Melis’le irtibata geçebilmemizi sağlayan, ENKA Atletizm Kulübü ve Milli Takımımızın sporcusu Pınar Saka da röportaj esnasında bizlerleydi. Bir başka deyişle, benim hazırladığım röportaj soruları bir süre sonra yerini iki Milli sporcunun sohbetine bıraktı, ben de konuşulanlardan çıkardıklarımı sizlerle paylaşmak istedim.

P1000989

Melis, birçok yetenekli tenisçimizin yaptığı gibi tenis bursuyla yurtdışında okumak yerine, profesyonel olup WTA yolunu takip etmiş durumda. Gönül isterdi ki sporcularımız bu tercihi yapmak yerine ikisini bir arada götürebilsinler. Ama hepimizin bildiği şartlar nedeniyle bu mümkün olmuyor. Bu kararın kendisi için olumlu sonuçlar doğurmasını ümit ediyor ve röportajımıza başlıyoruz.

SporStüdyosu: Melis, bize spora başlangıç hikayeni anlatabilir misin? Tenisi seçme nedenin neydi?

Melis Sezer: Biz, o sıralarda ailece İzmir’de yaşıyorduk. Ablam tenis antrenmanlarına gidiyordu. Ben de aslında onun peşine takıldım diyebilirim. Başladığımda 5 yaşındaydım. İyi oynadığım farkedilince daha fazla önem vermeye başladım. 12 yaşında tamamen ailemin bana inanması ve kendi çabalarıyla İtalya’daki bir uluslararası turnuvaya göndermesi benim kariyerimde bir çığır açtı. O turnuvayı kazandım ve tenisi hayatımın değişmez bir parçası yapmaya karar verdim.

foto1

SS: 12 yaşındaki turnuvadan bugüne sayısız uluslararası turnuvaya katıldın. Bu turnuvalara da mı aile desteğiyle gidiyorsun?

MS: Üst üste başarılarım gelmeye başlayınca İzmir Ekonomi Üniversitesi bana sponsor oldu. Bu anlamda şanslı bir sporcu olduğumu söyleyebilirim. Bir süre onlarla çalışarak başarılarımı arttırdım ve son 1 yıldır da Garanti Koza sponsorluğunda müsabakalara katılıyorum. İzmir’den İstanbul’a gelişim de Garanti Koza’nın istekleri sonucunda oldu. Benim ENKA’da spor yapmamı istediler. Ben de o zaman İzmir’de Karşıyaka’dan ayrılmak durumunda kaldım.

SS: İzmir’den İstanbul’a geçişte adaptasyon sorunu yaşadın mı?

MS: Kolay bir geçiş olmadı elbette; ama annem de benimle beraber İstanbul’a yerleşti. Babam ve ablam hala İzmir’deler. Ayrı yaşamak zorluyor; ama kariyerim için iyi olanı düşünmek zorundaydım.

SS: ENKA’ya transfer olduğundan beri beraber çalıştığın antrenörlerle ilişkilerin nasıl? Seni oyun anlamında geliştirebildiklerini düşünüyor musun?

MS: ENKA’da Avustralyalı Gavin Hopper ve İngiliz David Gaves ile birlikte çalışıyorum. Son derece uyumlu çalışıyoruz.  Gavin Hopper, benim backhand stilimi değiştirmem gerektiğini söyledi ve üzerinde çalıştık. Gerçekten de oyunuma çok katkısı oldu. ENKA’da çalışmaktan ve antrenörlerimle olan ilişkiden mutluyum.

SS: Wimbledon’a giderken bir anda basının ilgisi üzerine çekildi. Ancak oradan pek de iyi olmayan bir skorla döndün. Taylandlı Luksika KhumKhum’a yenildiğin (6-0, 6-1) maçı biraz anlatabilir misin?

MS: Daha iyi bir sonuç almak için gitmiştim. İlk kez bir Türk Junior, bu elemelere katılma hakkı kazanıyor. Bu benim için büyük gururdu. Ama oyunun kontrolü maçın başından itibaren rakibime geçti. Doğrusu bir türlü toparlanamadım. Kontrolü kaptırdıktan sonra skor da kaçınılmaz oluyor. Ama iki sezon daha Junior’larda yarışma hakkım var. Daha başarılı olacağımı düşünüyorum.

SS: Senin için hangi zeminde oynamak daha avantajlı?

MS: Ben sert zeminlerde oynamaktan hoşlanıyorum. O yüzden çim zemin benim için iyiydi. Betonda da oynarken rahat hissediyorum. Toprak kortta henüz eksiklerim var.

foto2

SporStüdyosu: Bu kısımda Türkiye’de toprak kortların durumunu soruyorum, cevaptan anlaşılan Türkiye’de pek toprak kort turnuvası yapılmıyor. Türkiye Şampiyonası ile ilgili bir konu açıldığında ise bir başka şaşkınlık yaşadık. Türkiye Şampiyonası’nda oynadığı yarı final maçından bahsederken, maçın hakemsiz oynandığını öğrendik. Sporcular birbirlerine güvenmek zorundalarmış. Bu bana biraz ters gelse de Melis bu konuya iyi yönünden yaklaşıyor.

MS: Hakemsiz oynuyor olmamız, nadiren sorun oluyor. Bu konu bizim kişisel olarak gelişimimize katkıda bulunuyor. Kimlerin doğru söyleyip söylemediğini karşısındaki rakip rahatlıkla anlar. O yüzden biz de taraf tutmamaya dikkat eder, rakibimize saygı göstermeyi öğrenmiş oluruz.

SS: Genelde sporcularımız Türkiye’de ‘eğitim ve spor’u bir arada götürmekte zorlanırlar ve tercih yapmak zorunda kalırlar. Sen de bu konuda zorlandın mı?

MS: Evet, o tercih kesinlikle söz konusu. Ben günde 5 saat antrenman yapıyorum. Sadece bir günüm boş oluyor. Onda da yaptıklarıma dikkat ederim. Böyle bir durumda iken okul ile beraber götürmek imkansızlaşıyor. Lise 2′de Açık Öğretim Lisesi’ni denedim. Şimdi ise akşam lisesine devam ediyorum. Eğitimime devam etmek istiyorum, ama şu sıralarda tenis benim için birincil konu.

SS: Pemra Özgen, Çağla Büyükakçay ve İpek Şenoğlu gibi isimler Türkiye’ de bayan tenisini bir noktaya getirdiler. Daha da ileriye taşıyabileceğini düşünüyor musun? Bu isimler senin yaşça büyüklerin, sana katkıları oldu mu?

MS: Hepsiyle Milli Takım’dan tanışıyorum. Benim hep örnek aldığım insanlar oldular. Ancak WTA sıralamasında daha yukarıları hedeflememiz gerekiyor. Bu kolay değil; ama elimden geleni yapacağım.

SS: Teşekkür ederiz, başarılarının devamını dileriz.

Bu röportaj sonrası Mısır’da iki Gençler Şampiyonası’na katılan Melis, ardından İstanbul Cup eleme turlarına girdi.

Mısır’da ilk katıldığı Grade 3 (3. derece) turnuvada yarı finale çıkmasına rağmen, Yunan rakibi Despina Papamichaile’e üç set sonunda mağlup olarak turnuvaya veda etti. Hemen ardından katıldığı Grade 2 (2.derece) Smash International Şampiyonası’nda ise Dünya sıralamasında ilk 100 içerisinde bulunan Hintli Kyra Shroff’u çeyrek finalde mağlup eden Melis, yarı finalde 118. sıradaki Nour Abbes’e 6-3 ‘lük setlerle elendi.

Melis Sezer, İstanbul Cup elemelerinde ise Belaruslu Ekaterina Dzehalevich’e 6-1 ve 6-3′lük setlerle elendi.

Melis’in önünde çok uzun bir yol var. Bu yolda kendisine sonsuz başarılar diliyor ve gıpta ile izlediğimiz İspanyol, Rus tenisçilerin arasına girmesini sabırsızlıkla bekliyoruz.

Röportajın gerçekleşmesini kabul ettikleri için ENKA Spor Kulübü’ne ve iletişime geçmemizi sağladığı için Milli atlet Pınar Saka’ya teşekkür ederiz.

Haz
28

Ezio Gamba Röportajı

İstanbul Ahmet Cömert Spor Salonu’nda gerçekleşen 23. Boğaziçi Judo Şampiyonası’nı izlemek üzere Ataköy’deydim. Akdeniz Oyunları 2009 ve Universiade 2009 ile aynı sezon olduğu için beklenen sayının altında ülkenin yer aldığı şampiyonada Rusya erkeklerde son derece başarılı oldu. Geçtiğimiz günlerde yazdığım yazıda Rusya’nın judoda iddialı olduğunu söylemiş, Moskova 1980 71kg’da Olimpiyat şampiyonu İtalyan antrenör Ezio Gamba’nın başa getirildiğini hatırlatmıştım. (bkz. Rusya Judoda İddialı)

Rus Milli Takımı Antrenörü Ezio Gamba ve 100kg+ Spor Editörü Alper Ecevit

Cumartesi günü yapılan eleme müsabakalarından sonra finaller öncesi ara verildi. Ben de bu aradan faydalanarak gördüğüm ilk Rus’a Ezio Gamba’yı sormak üzere etrafta dolanmaya başladım. Merdivenlerden çıkan ve Rus Milli Takımı’nın t-shirtini giyen bir beyefendiye Ezio Gamba’nın İstanbul’da olup olmadığını sordum. Karşımdakinin bana verdiği cevap ilginçti. “Ben Ezio Gamba”. O anda karşımda eski bir olimpiyat şampiyonu görmenin heyecanını mı yaşayayım, karşımdaki beni kandırıyor mu diye düşüneyim, yoksa yerde ararken gökte buldum diye mi sevineyim derken Gamba’ya kısa bir röportaj teklifinde bulundum.

Son derece sevecen ve mutlu bir insan görüntüsü çizen Gamba ile samimi bir sohbet gerçekleştirdik. İşte Gamba ile Rus judosu ve spor kariyeri üzerine yaptığımız söyleşi:

Spor Stüdyosu: Olimpiyat şampiyonluğu gururunu Moskova 1980′de yaşadınız. O şampiyonluk öncesinde ve sonrasında size ne anlam ifade etti?

Ezio Gamba: Benim için çok ama çok önemliydi. Zaten yükselen bir çizgim vardı ve Avrupa ve Dünya şampiyonalarında madalya kazanmıştım. Olimpiyatta madalya kazanmak her zaman için hayalimdi. Bir başarı kazanınca hep daha sonrasını düşünürsünüz, olimpiyat en son hedeftir. Ama inanın onu kazanınca bir sonraki olimpiyatı düşünmeye başlarsınız. Sporun güzelliği de budur aslında.

SS: Spor kariyeriniz sonrası da başarılı bir antrenörlük kariyerine sahipsiniz. Spor yaparken, spor sonrası hayatınızda neler yapacağınızı düşünüyor muydunuz?

EG: Her zaman düşünürdüm. Sporcular, hayatlarını iyi planlamak zorunda. Judoyu bırakmanız gereken bir yaş var, sonrasında hangi işle uğraşacağınızı iyi planlamanız gerek. Ben 1988 yılında judoyu bıraktıktan sonra iki yıl judo ile ilgilenmedim; ama sonrasında judodan aldığım zevki hiçbir yerde bulamayarak, hayatıma anlam veren şeyin judo olduğuna karar verip judoya antrenör olarak geri döndüm. İtalya Genç Milli Takımı’nın başında göreve geldim. O gençlerle önemli başarılar elde ettim. 1996′da Büyükler takımının başına getirildim. 8 yıl da büyük takımı çalıştırdım. Ancak İtalya Federasyonu judoda daha fazla başarı istemiyordu. Ben de o görevimi bırakıp İtalya’da 120 yıllık judo kulübümüz Forza e Costanza’ya geri döndüm.

SS: Moskova 1980′e katılmaya hak kazanan 180 İtalyan sporcudan sadece bir tanesi ülkesinin uyguladığı boykota uymayıp Moskova’ya geldi. O da Ezio Gamba idi. Bu kararınızda etkili olan unsur neydi?

EG: O dönemde hepimiz İtalya ordusunun bireyleriydik. Arkadaşlarım devletten aldıkları maaşı feda edip Olimpiyatlar’a gidemedi. Benim için hayatta önde gelen şey spordu. Olimpiyatta madalya kazanacağımı tahmin ediyordum. Kararımı alıp Moskova’ya gittim. Ordudaki görevimi de böylece tamamen bırakmış oldum. Hiç de pişman olmadım.

SS:Rusya’dan önce Afrika’da judoyu yaymak üzerine çalıştınız. Afrika tecrübelerinizi aktarabilir misiniz?

EG: Uluslararası Judo Federasyonu beni Casablanca’ya gönderdi. Önce 18 sporcu ile çalışmalara başladık. İlk kez Afrikalı bir judoka olimpiyatta madalya kazandı. Başarılı olduğumuzu söyleyebilirim.

SS: Sonrasında Pekin 2008′in başarısız ülkesi Rusya sizi takımın başına getirdi. Putin’in judoyu çok sevdiğini ve başarı aradığını biliyoruz. Sizin Rusya’nın başına gelmenizde Başbakan Putin’in de etkisi oldu mu?

EG: Rus judosu Pekin 2008′den sonra kendini Putin’e kanıtlamak hevesinde. Ellerinden geleni yapıyorlar. Benimle Putin 1′e 1 temas kurmadı ama getirilmemde etkisi olduğunu biliyorum. Benimle kontak kuran Avrupa Judo Federasyonu başkanı Sergey Soloveychik’ti. Ben de Rusya’da büyük bir potansiyel gördüm. Çok büyük bir ülke, judo ile ilgilenen sayısı çok fazla. Londra 2012′ye kadar kontratım var, başarılı olacağıma inanıyorum.

SS: İstanbul’daki Boğaziçi Judo Şampiyonası organizasyonu’ndan memnun musunuz?

EG: Evet, organizasyonu beğendim. Herşey yolunda. 10 sene önce de Türkiye’ye gelmiştim, o günden bugüne İstanbul çok gelişmiş. Türk judosu da atılım yapma isteğinde. Ümit ederim yakın zamanda siz de başarılı olursunuz.

SS: Teşekkür ederim bu röportaj için, sizinle tanışmak benim için zevkti.

EG: Ben teşekkür ederim, başarılar.


Rus Milli Takımı Başantrenörü Gamba, Boğaziçi Şampiyonası için İstanbuldaydı

Rus Milli Takımı Başantrenörü Gamba, Boğaziçi Şampiyonası için İstanbul'daydı

Haz
25

Derya Cıbır Röportajı

Derya Cıbır (ortada) Takım Arkadaşları ile

Derya Cıbır henüz 18 yaşında. 2008 yılında elde ettiği Dünya Gençler ikinciliği ve Avrupa Gençler ikinciliği ile dikkatleri üzerine çekti. Londra 2012 Olimpiyatları’nda başarılı olmak en büyük hedefi. Ancak, önünde katedecek çok ama çok uzun bir yol var. Çorum’da başlayan spor yaşantısı 9 sene süren antrenman ve sevgi ortamı sonucunda onu başarıya sürükledi. Şimdi İzmir Büyükşehir Belediyespor adına yarışıyor. Önümüzdeki günlerde ülkemizi Akdeniz Oyunları’nda da temsil edecek olan bu cıvıl cıvıl sporcu ile hayattaki heyecanını, judoya olan sevgisini paylaştık ve kariyeri üzerine konuştuk.

SporStüdyosu: Türkiye’de bayanların spor yapması önünde birçok engel varken sen judo gibi alışık olmadığımız bir sporu yapıyorsun. Judoyu seçmenin nedenlerini açıklayabilir misin?

Derya Cıbır: Babam Hasan Cıbır güreşçiydi. Doğduğum günden beri sporcu olmamı istiyor ve bu yönde teşvik ediyordu. Çorum’da ve hatta Türkiye’nin genelinde bayanların güreş yapması pek olumlu karşılanmıyor. Ben de judoyu güreşe en yakın spor olduğu için seçtim. 9 yaşında judoya başladım. 10 yaşımda da Çorum seçmelerinde birinci olunca bende bir ışık gördüler.

Ailem, başladıktan sonra da çok destek oldu. Babam her akşam antrenmandan alır, beni yalnız bırakmaz eve getirirdi. Judoda giyim kuşam da çok hoşuma gidiyor, sporcuların birbirine olan saygısı, edinmeniz gereken prensipler vs. yönleriyle judoyu daha kendime uygun buldum. Spor yapmak, fiziksel avantajlarının yanında psikolojik avantajları ile de çok önemli. Vücuttak toksinler attığımız zaman beyindeki sıkıntılarımız da atmış oluyoruz.

SS: Çorum’daki spor hayatından biraz bahsedebilir misin, Anadolu’da spor yapmanın zorlukları veya avantajları var mı?

DC: Çorum’da herhangi bir problem yaşadığımı söyleyemeyeceğim. Çorum’daki antrenörüm Hüseyin Üstündağ çok güvenilir bir insan. (bkz.Hüseyin Üstündağ Röportajı) Aileler de antrenörü tanıyınca içleri çok rahat ediyor. Ortam çok müsait. Çocuklar bir problemleri olduğunda antrenörümüze iletiyorlardı. Hüseyin Antrenör gerekirse gider ailelerimiz ile konuşurdu.

SS: Çorum’dan İzmir’e geçiş döneminde yaşadıklarını anlatır mısın? Çorum ile bağlantıların devam ediyor mu, İzmir’e kolay alıştın mı?

DC: Kopar mı hiç? Hüseyin Antrenör ile bağlantımız kopmadı; ama sadece telefonlarda görüşebiliyoruz. İlk zamanlar değişikliğe alışmak zordu. Takımım, 9 senedir beraber çalıştığım arkadaşlarım dan kopmak ilk zamanlar kötüydü. Ancak buradaki antrenörler Ali Erbenlioğlu ve Mesut Kapan çok iyi karşıladılar. Umduğumdan çok daha fazla yardım ettikler. Bu sayede o geçiş dönemini çabuk atlattım. Özellikle Ali antrenöre çok minnettarım. İlk geldiğim günden itibaren bana çok inanıp büyük destek oldu. Kendimi güvende hissetmemi sağladı. Kaygılarımı azalttı. Birebir her konuda yardımcı oldu. Bu geçiş dönemini onun sayesinde kolay atlattım ve hocamla çok iyi anlaşıyorum. Biraz duygusal bir insan olduğum için hoca ile olan ilişkim benim için çok önemliydi. Ona çok teşekkür ediyorum.

Derya Cıbır, Yeni Antrenörü Ali Erbenlioğlu ile çok iyi anlaşıyor

SS: Çorum’da yakın olduğun arkadaşlarınla hala görüşüyor musun?

DC: Elbette. Bahar Buker Manisa’da okuyor. Yarım saat uzaklıkta. Kardeşim gibidir, devamlı görüşüyoruz. Kopmak mümkün değil, 9 sene birlikteydik, aynı yatakta kaldık beraber antrenman yaptık. Judoda takım ruhu çok gelişmiştir. İnternette de diğer arkadaşlarımla görüşüyorum

SS: Yeni bir antrenöre geçince başarını etkileyecek bir zorluk yaşadın mı?

DC: Yeni hocayla çalışmak tabii ki zordur. Ama benim vücut yapılarımı bildikleri için ona uygun teknikleri çalıştırdılar. Bu yüzden çok da zorlanmadım. İki hocanın antrenörlüğü birbirinden farklı oluyor. Ama benim asıl problemim sakatlığımdı. İzmir’e geldikten sonraki ilk maçımda Ayşe Saadet Arca’ya yenildim. Sonrasında antrenörümle de iyice tanıştım ve karşılıklı antrenman yaptıkça birbirimizi daha iyi anladık. Şimdi bir sorun veya formumda bir düşüklük yok.

Bayan judokalar, antrenörleri Ali Erbenlioğlu ile birlikte

SS: 48 kilo judokasısın. Bu siklette Elif Şahin, Esma Dademir gibi iddialı başka gençler de var. Judonun çok rakibe bağlı bir spor olduğunu biliyoruz. Bu rekabet seni nasıl etkiliyor?

DC: Ne kadar iyi sporcu olursa bizim için o kadar iyi . Hem mücadeleler daha zevkli oluyor, hem de kendimizi geliştirmemizi sağlıyor. Ben antrenmanlarda da kendi kilom ve üzerindeki judokalarla çalışıyorum. Esas antrenman eşim Özge Karadoğan. Ama 70 kilodaki Esin Taşkaya ile hatta erkek judokalar ile bile çalışabiliyorum.

SS: İzmir Belediyespor’un sağladığı imkanlar nasıl? Sporcular memnun mu?

DC: İzmir’de imkanlarımız oldukça iyi. Judoya ait özel salon olduğu için istediğimiz zaman judo yapabiliyoruz. Ağırlık ve koşu antrenmanlarımız da aynı şekilde bizim programımıza göre ayarlanıyor. Ayrıca bize verilen aylık bir maaş var, o da üniversite öğrencisi için geçerli bir maaş. İşimizi kolaylaştırıyor.

SS: Hangi üniversitede okuyorsun, ve bu bölümü neden seçtin?

DC: Beden Eğitimi Öğretmenliği okuyorum. Aslında hayalim fizik tedaviydi. Ancak lise son sınıfta hem Avrupa hem de Dünya şampiyonları yüzünden derslerden geri kaldım. ÖSS’ye bir ay kala meslek hedeflerimden spor için vazgeçtim. Sportif hedefim Olimpiyatlar. Bu kadar zorlu bir hedefe yönelmişken bana yardımcı olacak meslek seçmeliyim diye düşünerek Ege Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliği’ne girdim. Bu mesleği ileride yapabilirim. Okuduğum bölüm sporculuğun da yardımıyla güzel işler yapabileceğim bir bölüm olabilir. Fizik tedavi ile spor arasında karar vermek adına çok zorlandım. Aylarca kamplara gidiyorum. Yurtdışı turnuvaları öncesi ve sonrası kamplar var. Derslere yüklenirsem antrenman da geri kalıyor. O zaman sadece okul ve judo hayatı yaşayabiliyor, başka hiçbir şeye zamanın kalmıyor. Beden Eğitimi çok yoğun bir program değil, o yüzden boş vakitlerim oluyor.

Aileme bağlı biriyim. Yurtdışından eğitim yapma imkanı da sunulmuştu. Ancak ülkemiz insanının sevecenliği yabancılardan çok farklı. (Burada araya giriyor ve biraz önyargılı olduğunu söylüyorum.). Aslında haklısınız, ön yargılı olduğum doğru. Yurtdışında alacağım eğitim Türkiye’dekinden faydalı olabilirdi. Ama zaten yaşım da çok küçüktü ve benim için ideal olmadığını düşündük. Üniversite sonrası için yurtdışını düşünebilirim.

SS: Kısa vadeli hedeflerin nelerdir?

DC: Öncelikle Akdeniz Oyunları’nda madalya kazanmak. 4 yıl önce Aynur’u finalde canlı seyretmiştim, şimdi ben orada olabilirim. Çok mutluyum, umarım derece yapar dönerim. Ama asıl hedefim tabii ki Londra 2012.

Derya Cıbır, Milli Takım Kampı'nda

SS: Derya Cıbır’ın rakiplerine göre avantajı nedir? Judoda pek başarılı bir ülke değiliz, neden Londra 2012’de senden madalya bekleyelim?

DC: Şu anda büyük takımımızın uluslararası alanda büyük başarılar elde ettiğini söylemek güç. Ancak bunun sebeplerinden biri onların genç yaşında yeterli uluslararası tecrübeyi elde edememiş olmasıydı. Şu sıralarda ise genç sporcular yurtdışında mücadele imkanı buluyor. Ben, 16 yaşından beri Dünya ve Avrupa Gençler Şampiyonaları’ndayım. Bu tecrübe bana kesinlikle faydalı olacak.

Teknik olarak, esneklik ve kuvvete dayalı biri değilim. Hızlı ve tekniğim, hem sağ hem sol kullanıyorum

SS: Brezilyalı Sarah Mendezes genç olmasına rağmen çok başarılı. O maçı biraz anlatır mısın, senin eksiğin neydi?

DC: Menezes, çok seri ve hızlı bir kız. Vidyolarımızı izliyorum, kollarımızın nasıl bir anda birbirine girdiğini farkedememişiz. Ben ona yenilirken bir anlık boşluğuma geldi, zayıf olduğum yönden beni yakaladı. İyi bir kız, inşallah bir maç daha yaparız.

SS: Pekiyi, Avrupa Gençler Şampiyonası finalindeki rakibin Polonyalı Ewa Konieczny hakkında ne düşünüyorsun?

DC: O geçen senenin Avrupa ikincisiydi bu sene şampiyon oldu. Ben de aynısını umuyorum. Aslında, Menezes’i değil ama o kızı gerçekten yenebilirdim. Ayakta ve yerde Nevada tekniği çok gelişmiş bir kız. Maçın gidişatına göre üstün olan ve önde olan bendim. Ama tutuşu aldı.

Avrupa Gençler Şampiyonası Finali'nden Bir Kare (Konieczy vs. Cıbır)

SS: Ülkemizde judo turnuvalarında salon dolmazken, Avrupa’daki Grand Slamler ve Dünya Kupaları’nda müthiş bir coşku oluyor. Bir sporcu olarak etkileniyor musun?

DC: Çok büyük farklar oluyor. Paris’teki Grand Slam’de insanlar biletleriyle girdi. Salon tıklım tıklımdı. Birbirimize şaka yaptık: `Judodan sonra Galatasaray-Fenerbahçe derbisi mi var?` diye sorduk. Çok güzel bir ortamdı, sporcu öyle ortamlarda bambaşka hissediyor. Türkiye’de o seyirci ve atmosferin dörtte biri yok. Hem judocu sayısı az, hem de izleyici olarak katılan az.

SS: Yabancı sporcularla tanışma, konuşma, arkadaşlık kurma fırsatınız oluyor mu?

DC: Ruslar hiç sıcak kanlı değil. Merhaba bile vermiyor. Ama diğer ülkeden gelen rakiplerimiz ile konuşup anlaşıyoruz. İngilizcem çok iyi değil ama anlaşabiliyorum, fakat takımda fazla İngilizce bilen sporcu olmuyor.

SS: Kendi sikletinde idolün olan bir sporcu var mı?

DC: Japon Tamura vardı. 2000 ve 2004 Olimpiyat Şampiyonu idi; ama Pekin’de yenildi. Çok iyi bir judocu, bir efsane diyebilirim. Pekin 2008’de altın madalya kazanan Dimitru’yu da seyrettim. Çok kontrollü bir sporcu. Hiç teknik yapmıyorlar. Bu kadar az teknikle nasıl maç kazanıyorlar anlamak zor; fakat yeri ve zamanı geldiği zaman yapıyorlar. O konuda tecrübelenmişler.

SS: 18 yaşında, ümit vaadeden genç bir judoka olarak spor yaşamında herhangi bir eksiğin ve sıkıntın var mı?

DC: Doğrusu en çok okuldaki hocaların spora daha çok önem vermesini isterdim. Ders konusunda yardım etsinler isterdim. Benim kamp ve maç dönemlerim çok yoğun oluyor. Döndüğümde yardımcı olmayanlar, desteklemeyenler ve hatta karşı çıkanlar dahi oluyor. Hepsi değil ama bazıları hayatımı zorlaştırıyor diyebilirim.

SS: Yurtdışı kamplarında çevreyi gezip görme şansınız oluyor mu? Kamp ortamlarınızı anlatabilir misin?

DC: Kampta odalarda az kişi kalıyoruz. Rahat diyebilirim. Ama izin günleri dışında dışarı çıkamıyoruz. İzin almadan adım atmak bile mümkün değil. Nöbetçiler olur, 6 veya 7 de geri dönmeyen ceza alır.

SS: Günlük antrenman programın nasıl, sporcu yaşamı zor mu?

DC: Her gün antrernmanımız var. 48 kg’da kalmak zorundayım. Hem o kiloyu kontrol edebilmek için, hem de hazır olabilmek için bazen çift antrneman yapıyorum. Haftada bir gün izin yaparız. Onda da kardeşimle basketbol, yüzme yapıyor spordan uzak kalmıyoruz. Kardeşim de güreşçi ve 14 yaşında. Aslında ben ondan daha umutluyum.

SS: Sporcu olan babanla baba-kız ilişkiniz nasıl? Sporcu bir babanın kızı olmanın faydalarını görüyor musun?

DC: Babamla arkadaş gibiyiz. Her zaman arkamda destek hissetmişimdir. Yanlış da doğru da yapsam ondan akıl alırım. Sporcu olduğu için beni anlıyor. Herşeyi rahatlıkla ona söyleyebiliyorum. Bana bir şeyi yapma dediği zaman onda bir doğru olduğuna inanırım. Kendisi de Anadolu Üniversitesi mezunu, eğitimime de çok önem veriyor.

SS: Boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun?

DC: Genelde ailemle birlikteyim. Piknik-mangal-semaver yapmaktan hoşlanıyoruz. Seyahatlerde kitap okuyorum, günlük yazıyorum. Ajandam var, her maçtan önce düşüncelerimi yazarım. Judo defterim var onu düzenli olarak tutarım. Dönüp geriye bakıp yazdığım şeyleri okumaktan hoşlanıyorum.

SS: Umarız bir gün dönüp okuduğunda Olimpiyat finali hakkındaki duygu ve düşüncelerini okuyor olursun. Bu samimi röportaj için çok teşekkür ederim.

DC: Ben teşekkür ederim.

May
30

Angie McGinnis Röportajı

By Editor  //  Editoriyal, Röportaj, Voleybol  //  No Comments

***Click here to read this interview in English ***

“Fedakarlıklar yapmadan rüyalarınızı gerçekleştiremezsiniz. Aynı anda hem bir öğrenci hem de bir sporcu olmak büyük bir test. Başkalarının size ne yapmanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin. Çünkü bu testi başarıyla atlatmak için bizleri bulunduğumuz yerlere getiren kendi içimizdeki ateş.”

Bu cümleler Florida Üniversitesi’nin tarihindeki tüm rekorları yerle bir eden, Amerikalı voleybolseverlerin milli takımlarında izlemek için sabırsızlandıkları genç yıldız pasör Angie McGinnis’i anlatıyor. Profesyonel voleybol yaşantısına ilk adımı ligimizin güçlü ekiplerinden Beşiktaş’ta atan Angie ile sportif ve akademik başarılarından, gelecek planlarından, ligimiz ve İstanbul ile ilgili izlenimlerinden konuştuk.

Röportajı Fevzi Demircioğlu gerçekleştirdi.

Spor Stüdyosu: Klasik bir giriş yapalım. Bize spora başlangıç hikayenizi anlatabilir misiniz?

Angie McGinnis: Sekiz yaşında iken kuzenlerim ve annelerinin yürüttüğü bir programda oynamaya başladım. 4 kuzenim, ben ve kız kardeşim 6 kişilik bir takım oluşturmuştuk. Gençler ve Yıldızlar milli takımına ise 13 yaşında girmeyi başardım, 2005′ten beri de üst düzeyde voleybol oynuyorum.

SS: Florida’daki spor kariyerine başlamadan önce herhangi bir spor dalı ile ilgilenmiş miydin?

AMcG: Lisede iken dört yıl boyunca basketbol oynadım. Aslında kolejde basketbol oynamak istemiştim. Birkaç yıl da atletizm yaptım ama voleybol fazlasıyla vaktimi almaya başlamıştı ve atletizmi bırakmak zorunda kaldım.

SS: Kız kardeşlerin de voleybolcu. Bu ailenin spora olan bakış açısından mı kaynaklanıyor? Aileniz sizi sporcu olmanız yolunda nasıl etkiledi?

AMcG: Annem ve babam üniversitede atletizm yapmışlardı ve beni olabilecek tüm sporlara yöneltmeye çalıştılar. İkisi de voleybol oynamamış olmasına karşın, bu sporu çok sevmeye başladılar. Cepleri dolu olduğunda da beni izlemek üzere dünyanın öbür tarafına maçlara gelmeye başladılar.

SS: Florida Üniversitesi’ndeki NCAA kariyerin son derece doyurucu. Sayısız ödül ve rekorun yanında, kendi konferansında yılın sporcusu olmayı başarmış ilk pasörsün. Seni bu kadar özel yapan nedir?

AMcG: (Gülüyor). Beni özel yapan mı? Ödül almak son derece gurur verici. Bu yolda bana gösterilen harika destek ve benimle olan insanlar sayesinde yeteneklerimi üst düzeye taşıdım. Koçlarım, takım arkadaşlarım ve özellikle ailem bu insanların başında geliyor.

SS: Kendi jenerasyonunda en çok gelecek vadeden pasörlerden biri olarak gösteriliyorsun. Seni diğer pasörlerden ayıran özellikler nelerdir?

AMcG: En önemli özelliklerimden birinin çok istekli olmam olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi yapmak istediğim zaman onda başarılı olmalıyım ve en iyi olmalıyım. Süreç biraz zor olsa da, başarmak için bir yol buluyorum. Babam her zaman beni istediğimi başarabileceğime inandırdı ve onun desteği bana çok yardımcı oluyor.

SS: Pekin 2008 öncesi 19 kişilik Amerika Birleşik Devletleri takımının bir parçasıydı. Efsane bir koç, Jenny Lang Ping, takımın başındaydı ve kendi pozisyonlarında en tepeye ulaşmış bazı sporcularla bir arada idin. Bu tecrübenin size saha içi ve dışında nasıl bir katkısı oldu?

AMcG: Pekin öncesi altı aylık çalışma dönemi çok önemli bir tecrübeydi. Sadece Robyn ve Say’in takımında olmakla kalmadım aynı zamanda Jenny ile de birebir antrenman yaptım.  Bu tecrübe beni oyunumda da yepyeni bir seviyeye taşıdı ve bana Olimpik seviyeye ulaşmak için nelere ihtiyacım olduğunu gösterdi. Saha dışında ise hedeflerime ulaşmak için antrenman, hazırlıklara ve maça ne kadar istek ve arzu ile sarılmam gerektiğini öğrenmiş oldum.

SS: Uzun vadeli hedefleriniz nelerdir?

AMcG: 1) Oynamaktan ve dünyayı dolaşmaktan zevk almak. 2) Olabileceğim en iyi oyuncu olmak ve bu hedefe ulaşmak için ne gerekiyorsa yapmak.

SS: Spordaki başarılarınızın yanında üniversite kariyerinizde akademik bazı başarılar da elde ettiniz. Akademik başarılarınız size ne ifade ediyordu? Edindiğiniz mesleği ileride kullanmayı düşünüyor musunuz?

AMcG: Akademik başarılarım benim için çok önemli. Bence eğitim çok önemli ve küçük çocuklara bir şeyler öğreteceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum. Mesleğimi ileride kullanmak istiyorum ama henüz nasıl kullanacağımı düşünmedim.

SS: Türkiye ligi senin ilk uluslararası tecrüben. Pek çok Amerikalı sporcunun üniversite kariyerleri sonrası Porto Riko’ya gittiğini düşünürsek, Türkiye’ye ve Beşiktaş’a gelme hikayeni anlatabilir misin?

AMcG: Ben henüz Aralık 2008′de mezun oldum. Aslında ben de Porto Riko yolundaydım; ama bazı beklenmedik gelişmeler oldu ve son dakikada Türkiye’de bir takımın pasör aradığı söylendi. Başta biraz düşünceliydim ama yapmam gerektiğine karar verdim. Profesyonel kariyerime olabilecek en iyi şekilde başlamalıydım.

SS: Buraya gelmeden önce Türkiye ve Türk voleybolu hakkında neler biliyordun? İlk profesyonel sezonun beklentilerini karşılayabildi mi?

AMcG : Gelmeden once Türkiye hakkında HİÇBİR şey bilmiyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse haritadan nerede olduğunu bakmak zorunda kaldım. Ligin üst düzey olduğunu Türkiye’de oynayan diğer Amerikalı arkadaşlarımdan biliyordum. İlk sezonumun beklentilerimi karşıladığını söyleyebilirim. Türkiye’deki günlerim gerçekten çok iyi geçti. İlk geldiğimde ne beklemem gerektiğine dair herhangi bir fikrim olmadığı için biraz gergindim doğrusu. Ama bir süre sonra, şehre ve hayat tarzına alışınca sevmeye başladım.

SS: Sence oynanan voleybolun seviyesi ve kulüp organizasyonları kendini geliştirebileceğin imkanlar sunuyor mu?

AMcG : Bence evet. Dil sorunu antrenör ve takım arkadaşlarımla iletişim kurmamı çoğu zaman engelledi. Onun haricinde voleybolun seviyesi bence son derece iyi. Türkiye liginde birkaç tane harika oyuncu var ve ilerleyen yıllarda daha da çok olacağından eminim.

SS: Önümüzdeki sezonlarda da ligimizde oynamayı düşünür müsün? Türkiye ve İstanbul hakkındaki izlenimlerin nelerdir? İstanbul’da en çok sevdiğin yerler nerelerdi?

AMcG: Kesinlikle Türkiye ligine dönmekten büyük keyif duyarım. İstanbul’daki zamanımda çok iyi vakit geçirdim ve rahatlıkla burada tekrar oynayabileceğimi söyleyebilirim. Bazı favori mekanlarım, Bebek (Devamlı olarak oraya inip, boğazın sularının karşısında stres attım), Taksim (Yapılacak tonlarca şey vardı!) ve Ulus Parkı (Benim dairemin hemen yanındaydı ve harika bir boğaz manzarası var.)

SS: İdolün olarak değerlendirebileceğin sporcular var mı? Kendi pozisyonunda hangi sporculara karşı mücadele etmekten zevk alıyorsun?

AMcG: Robyn Ah-mow Santos’un en büyük idolüm olduğunu söylemeliyim. Onun gelişimini gözlemledim ve her seyrettiğimde beni kendine hayran bırakıyor. Sahadaki davranışları ve ofansif kabiliyetleri bundan daha iyi olamazdı. Onunla beraber oynadığımda büyük keyif alıyorum.

Nis
27

Kelime Aydın Çetinkaya Röportajı

Türkiye, kadınların sosyal alanda sahip olduğu haklar ve statüler konusunda Batılı ülkelerin gerisinde seyrederken, bayan sporcularımız zincirleri kırıp Türk sporunun gelişimine eşsiz katkılarda bulunuyorlar. Atina 2004 Olimpiyat Şampiyonu Nurcan Taylan, Dünya Boks Şampiyonu Gülsüm Tatar ve Şemsi Yaralı, Pekin 2008′de 5000 metrede ve 10000 metrede Olimpiyat ikincisi Elvan Abeylegesse, tekvandoda Olimpiyat ikincisi Azize Tanrıkulu, halterde gümüş madalya sahibi Sibel Özkan, atletizmde Avrupa şampiyonlarımız Süreyya Ayhan ve Alemitu Bekele henüz erkeklerin başaramadıklarını başararak gündeme oturmuş isimlerden sadece bazıları. Kadın sporcuların başarıları bu boyutlara çıkmışken, Türk sporunu yöneten isimlerin, antrenörlerin, federasyon başkanlarının ve spor il müdürlerinin büyük çoğunlukla erkek olması dikkatlerden kaçmıyor.

Yukarıda saydığımız kişiler, başarıları sayesinde bir şekilde isimlerini duyururken Türk sporunda ilkleri başaran bazı kadın sporcular yeterli ilgiyi görememektedir. Bu röportajımızda ilk kadın pilot Sabiha Gökçen, ilk kadın doktor Safiye Ali veya ilk kadın polis Betül Diker gibi el üzerinde tutmamız gereken bir isimle yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz. Kelime Aydın (Çetinkaya), 2002 yılında Salt Lake City’deki Kış Olimpiyatları’na katılarak Türkiye spor tarihinde Kış Olimpiyatları’na katılan ilk kadın sporcumuz oldu. Şu günlerde Kelime, Vancouver 2010′a hazırlanıyor ve üstüste katıldığı üçüncü olimpiyat ile ulaşılması çok zor bir başarıyı yakalamak üzere.

Bu röportajımızda, Kelime ile Türkiye’de kış sporlarının durumu ve zorlu spor dalı kayaklı koşu üzerine konuştuk.

Kayaklı koşu nedir?

Tarihi binlerce yıl ötesine kadar uzanan, kayağın zorlu bir türü olan kayaklı koşu, kuzey disiplini olarak da bilinmektedir. Slalom’dan farkı, kaymaktan çok kayak ve batonlardan yararlanarak koşmak şeklinde olmasıdır. Teknik beceri ve kondisyonun büyük öneme sahip olduğu bu sporu genellikle erkekler ve bünyesi güçlü olan bayanlar tercih etse de genç yaşlı herkesin ilgisini çekmektedir. Kelime Aydın, 30 km, 15 km ve 10 km lik mesafeleri kayak üzerinde kat ederken, dünyaca ünlü rakipleriyle de kıyasıya mücadele etmektedir.

Spor Stüdyosu: Spora başlangıç hikayenizi anlatabilir misiniz?

Kelime Aydın: Ben Kars’ın Selim ilçesindenim. 1996 yılında okulda dersten kaçardık. Polis koşusu adı altında bir yarışma vardı. Bu yarışmaya tesadüfen katılarak üçüncü oldum. Selim spor ilçe müdürü, beni kamp seçmesine çağırdı. Hep ilk ikiye girerdim. Beni atletizme almak istiyorlardı. Atletizmde kimseyi tanımadığım için çekindim. Tanıdığım arkadaşlarımla kayağa gitmek istedim. Slalom kayarım sanmıştım; ama beni kayaklı koşuya yönlendirdiler. Çok zordu, küçücük bir turda 9-10 sefer düşüyordum.

Almış olduğum sonuçlarla Devlet Yatılı Sporcu Eğitim Merkezi’ni kazandım. Ardından Kayaklı Koşu Yatılı Kamp Eğitim Merkezi’ne gönderildim. Burası kayaklı koşu sporuna özeldi. Şimdi ise kapatıldı. Kars’ın Sarıkamış ilçesinde çok güzel kayak tesisleri bulunmakta. Tesisler modern ancak sadece turizm amacıyla kullanılmakta.

SS: Kars’ta kayak sporunun gördüğü ilgiyi ve imkanları anlatabilir misiniz?

KA: Kars’ta yaşayan gençler kayak sporuna çok meraklılar ve seviyorlar. Ama benim yaşadığım ilçe olan Selim’de kayak sporunu kimse bilmiyor ve yapmıyordu. Rakımın yüksek olmasından dolayı orada yaşayan insanların MaxVo2 kapasiteleri çok gelişmiştir. Ayrıca; kandaki hemoglobin seviyesi de doğal yollarla yükseliyor. Sürekli yüksek rakımda yaşamak dolaşmak, oynamak bizim yöre halkını ister istemez diğer insanlara göre daha güçlü kılıyor.

Kayaklı koşu sporcusu yok denecek kadar az. Şu an Milli Takım’da Kars ilinden hiç sporcu bulunmamaktadır. Ama şuan yaşadığım Bolu/Gerede ilçesinde dört sporcu Milli Takım’da. Ayrıca; yeni projemiz olan “Haydi Çocuklar Kayağa” ile 10 bayan 5 erkek sporcu kayaklı koşu sporuna başlatılmıştır. Kars’ta yaşayan kızların da önemli bir potansiyele sahip olduklarını düşünüyorum. Yeter ki tesisler onların potansiyellerini ortaya çıkarmak adına etkili birşekilde kullanılabilsin.

SS: Aileniz kayaklı koşuda mücadele etmenizi nasıl karşıladı?

KA: Ailem benim spor yapmam konusunda çok destek oldu. Altı kardeş olmamıza rağmen ailem benim ve kardeşlerimin okuması için çok mücadeleler verdi. Ayrıca; ailem sadece bana değil kız kardeşimin de spor yapmasına büyük destek oldu. Onların varlığını hep yanımda hissettim.

Benim babam uzun yıllar yurtdışında çalışmış, İtalya ve Libya’da Koç firmasının işçisi olarak görev yapmış. Hazır beton imalatında çalışıyor. Ufku çok geniş. Pek çok olaya diğer insanlardan farklı bakıyor. Kız çocuğunun doğuda yaşaması çok daha zor. Kızlarım hayatlarını kurtarsın, okusun istiyordu. Pek çok aile evlendirmekten yana; ama sonrasında aile içi şiddete maruz kalanlar oluyor. Babam kızlarım okursa kendini kurtarır diye düşünüyordu. Annem de okumamı çok istiyordu. Kız kardeşimi de spora ve eğitime yönlendirdiler. Kız kardeşim 14 yaşında, Kars kamp eğitim merkezinde 3000-5000 metre antrenmanları yapıyor. Gelecekte ondan da beklentilerimiz var.

SS: Yaşadığınız bölgede genç bir bayanın kayak sporu yapması nasıl karşılanıyordu?

KA: Yaptığım sporu bir bayan olarak yöre halkına anlatmam oldukça zor oldu. Çünkü onlar bu sporu bilmiyorlardı. Sadece koşuyorum sanıyorlardı. Bunların yanı sıra benimle gurur duyanların sayısı da oldukça fazla.

SS: Tam olarak ne zaman bu benim mesleğim deyip hedeflerinizi en yükseklere koydunuz?

KA: Kayaklı koşuyu gerçekten tanıdığım gün olarak, 2000 yılında İsviçre’de katılmış olduğum ilk uluslararası müsabakayı söyleyebilirim. Burada işin ciddiyetini anladım. Olimpiyatlara katılacağımı ve hatta şampiyon olduğumu hayal ettim. Elbette daha iyisini yapmak için çalışıyorum ve buna inanıyorum. Bu inanç içimde olmazsa sadece kısır bir döngü içerisine girerim.

SS: Kayaklı koşunun da kendi içerisinde dalları var. Siz hangi dalda yarışıyorsunuz ve dünya çapında kendinizi nerede görüyorsunuz?

KA: Klasik ve paten stilde yarışıyorum: Şuan dünyada saygın bir yerimiz olduğunu düşünüyorum. Bizden önceki dönemlerde ülke kotasında gidilirken, şimdi ise Olimpiyat kotasından gidiyoruz. Katılım için FIS puanına ihtiyacımız var. FIS puanı alınması şu şekilde oluyor: Girmiş olduğumuz uluslararası yarışmalarda aldığımız dereceye göre bizlere FIS puanı veriliyor. Burada elbette bir de yarışmanın penaltı puanı vardır. Yarışmada almış olduğumuz FIS puanı ile penaltı puanı toplanıyor. Ortaya çıkan puan bizim o yarışmada aldığımız FIS puanı oluyor. Erkeklerde olimpiyatlara katılması için gerekli olan FIS puanı 90 puan ve altıdır. Bayanlarda ise 100 puan ve altıdır.

SS: Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük sporculardan Derya Büyükuncu 5 kez olimpiyata katılmasına rağmen hakettiği ilgiyi görememiştir. Sizin bu konuda bir endişeniz var mı?

KA: Derya Büyükuncu’nun hakettiği ilgiyi görmemesinin sebebi ülkemizde tanınmaması ve medya gündeminde yeterince yer almamasıdır. Elbette tek etken de bu değil. Bireysel sporlara yeterince ilginin olmayışı ve sponsor desteğinin hiç denecek kadar az olması da diğer etkenler… Hele bir de bizim gibi kayaklı koşu sporu yapanlar, ülkemizde hiç ilgi görmemektedir. Organizasyon olarak aslında bir sıkıntımız yok; ama sponsor bulmakta zorluk çekiyoruz. Bizler uluslararası organizasyonlara giderken daha organize olmuş bir durumdayız. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu konuda diğer ülkeler ile hemen hemen aynı konumdayız.

SS: Branşınız son derece zorlu… 30 kilometre kayakla beraber mesafe katetmeniz gerekiyor. Bu sürece vücudunuzu nasıl hazırladığınızı ve hangi yönlerinizin geliştiğini bizlerle paylaşabilir misiniz?

KA: Öncelikle bizim branşımız dayanıklılık isteyen bir spordur. Bunun yanı sıra tüm kas gruplarının güçlü olması gerekmektedir. Yılın 11 ayı çalışma zorunluluğumuz vardır. Eğer başarılı bir sporcu olmak istiyorsanız buna uymak zorundasınız. Yazları genelde kuvvet, sürat, dayanıklılık vs. gibi temel motorik özelliklerimizin geliştirilmesine yönelik antrenmanlar yaparız. Bizlerin yazın kış kayağına benzeyen ve aynı kas gruplarını çalıştıran tekerlekli kayaklarımız vardır. İlk kar antrenmanlarına Eylül ayında Avusturya/Ramsau’da başlıyoruz.

Kayaklı koşu sporu kesinlikle mental gelişiminizi üst düzeye çıkarıyor. Hayatın içerisinde yaşarken bile karşınıza çıkan engelleri aşmak sizin için belli bir süreden sonra çok kolaydır. Bu spor insanı fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da yormasına rağmen, artık benim çok sevdiğim ve yaşam tarzım haline gelen bir spor oldu.

SS: Yarışları tamamlamak bile büyük başarı gibi görünüyor. Yarış sırasında yaşadıklarınızı bizlerle paylaşabilir misiniz?  Bu zorlu süreçte diğer sporcularla birbirinize rakip gibi mi yoksa kader ortağı gibi mi davranıyorsunuz?

KA: Azim ve kararlılık gerek. Artık gidemeyeceğim dediğiniz zamanlar oluyor. Rampa çıkıyorsunuz. “Artık yeter, yoruldum” dediğim anda, herkes yorgundur diye düşünüyorum. Rampanın inişi de var diye düşünüyorum.

Arkadaşlarımız ile içten içe destek oluyoruz; çünkü aynı kategoride yarışıyoruz. Yarışma içerisinde olimpiyatta 30 kilometre yarışında Romanyalı bir arkadaşım vardı. Birbirimizi çekmek adına destek vermiştik. 10 km ve 15 km yarışları kısa. Onlarda o kadar desteğe ihtiyaç olmuyor.

SS: Eşiniz Haydar Çetinkaya da aynı sporun içerisinde Milli Takım antrenörlüğü yapıyor. İki sporcunun birlikteliği sizler için avantaj mı yoksa dezavantaj mı?

Pek kolay değil. Çoğu zaman görüşemiyoruz. Bu dengeyi sağlamak inanın çok zor oluyor. Ama eşimin bana destek verdiğini söyleyebilirim. Ben ve eşim birbirimizi anlıyoruz; çünkü ikimizin de hedefi dünya çapında büyük başarılar elde etmek. Birbirimize bilgi alışverişinde bulunuyoruz. Ülkemiz için faydalı olabileceğini düşündüğümüz yeni projeler üretip onlar üzerinde çalışıyor ve başarılı olmak istiyoruz. Biz biliyoruz ki; “Hayal gerçeğin ta kendisidir”

SS: Türkiye’de konuştuğumuz sporcular hep federasyonlardan yeterli desteği alamadıklarından şikayetçi. Kayak Federasyonu ile ilişkileriniz nasıl?

KA: O konuda bir sıkıntımız yok. Universiade 2011′in de Erzurum’a alınmasıyla birlikte federasyon inanılmaz çalışımaya başladı. Kayak olmayan yerlerde dahi çalışmalar başlattılar. Olanaklar bizim zamanımıza göre çok mükemmel. Eskiden bizlere antrenman kayakları verilirdi. Şimdi ise 20 kadar yarış kayağım var.

SS: Universiade 2011′in Türkiye’de kış sporlarını bir üst düzeye çıkaracağına inanıyor musunuz?

KA: Universiade 2011 kesinlikle çok önemli bir proje; ancak başarı bir yılda, bir seferde gelmez. Bir sporcunun 16-17 yıllık bir çabası gerekli. Bugün yapılan yatırımlar ancak 13-14 yıl sonra bizleri bir yerlere taşıyacaktır. Sabırlı olmak gerek.

SS: Yurtdışındaki sporcular ile tanışma fırsatı buluyorsunuz. Onlarla Türk sporcusunun yaşadıklarını karşılaştırdığınızda ne gibi çıkarımlarınız oluyor?

KA: Türk sporcusunda sosyal güvence yok, gelecek kayısı var. Bizden meslek edinmeyip spor yapmamız bekleniyor. Üniversiteye girmen isteniyor; ama lise eğitim temelimiz çok zayıf. Kendi çabalarınızla okumaya çalışıyorsunuz. Küçükken tamam; ama 22 yaşınıza geldiğinizde farklı şeyler düşünmeye başlıyorsunuz. Sporda da gerekli sponsor desteği yok, işler sadece federasyonun çabaları ile yürüyor. Maddi imkansızlık yüksek boyutlarda. Meslek olarak kabul etmek son derece zor. Yabancı sporcular bu işi meslek olarak kabul edebiliyorlar. Her türlü imkanları, araç vb. ulaşım ihtiyaçları ve maaşları düzenli olarak karşılanıyor. Biz ise gönül vererek yapıyoruz. Federasyon arkamızda; ama ödül yönetmeliği bizim için büyük dezavantaj. Ancak belli bir başarı elde edilirse destek var. Ama kayak sporunda hiçbir yatırım yokken uluslararası çapta mücadele ettiğimiz gözardı ediliyor.

Turkcell’in çabaları vardı; ama onlar da gençlere yatırım yaptılar. A Milli olan sporculara herhangi bir destek alamadık.

SS: Doğulu gençlerin spora kazandırılmaları için neler yapılabilir?

KA: Oradaki sporcular bu tarz kamp eğitim merkezlerinin kurulmasını ve geliştirilmesini bekliyorlar. O bölgede yaşayan bayan sporcuyu alıp şehre getirmek kolay değil. Onların yaşadığı bölgeye sporu götürmek gerek. İskandinav ülkelerinden örnekler incelenip ülkemize uygulanmalı diye düşünüyorum.

SS: Olimpiyatlar’da tesisleri görünce neler düşündünüz?

KA: 2002 Olimpiyatı’nın yapıldığı Salt Lake City rüya gibiydi. Ben çok etkilendim. Salt Lake City çok önemli bir deneyim olmuştu. Olimpiyat havasını buram buram soluyorsunuz. O çapta tesislerin ülkemizde kurulması uzun bir zaman alabilir.

SS: Sporu bıraktıktan sonra geçiminizi nasıl sağlayabilirsiniz?

KA: Kelime Aydın’ı destekleyen tek bir sponsor yok. Milli Olimpiyat Komitesi, ancak yaz bittikten sonra kış oyunlarına yardım ediyor. Şu an spordan geçiniyorum; ama sporu bıraktıktan sonra ne olur, bilemem. Antrenör olurum, geleceğe nasıl yansır bilemiyorum. Aslında Kafkas Üniversitesi Spor Akademisi mezunuyum. Takım sporlarında 10 kez milli olanların öğretmen olmaları yolunda önleri açılıyor. Ancak bireysel sporlarda ancak Dünya ve Olimpiyat Şampiyonası’nda ilk 3′e girmeniz gerekiyor. En azından bize de 50 kez milli olunca bu imkan tanınsın. Bireysel sporda, hele ülkede yeterli yatırım yokken ilk 3′e girmek hayal gibi.

SS: Basının size gösterdiği ilgiden memnun musunuz?

KA: Basın sadece Kış Olimpiyatları zamanı gelir bizle konuşur. Hakkımda yazılanların çoğundan haberim yok, söylemediğim şeyleri yazıyorlar. Basın hep takım sporlarının peşinde. TRT benim hakkımda bir belgesel düzenlemişti. O benim için çok önemliydi.

SS: Kariyeriniz ve başarılarınız hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

KA: 2003′te İsviçre’de, Avrupa Kıta Kupası’nda pist yarışında üçüncü oldum. Benim için çok zor bir başarıydı. 2006 Olimpiyatları’ndan büyük beklentilerim vardı; ama ilk yarışta şannsızlık yaşadım. 12-13 serum aldım. Kasıklarda sertleşme oluyordu. Ona rağmen 10km de 52. oldum. Bu benim için azımsanmayacak bir derece. Sürekli derecesi olan başarılı insanlar geliyor. Benim orada o dereceyi almam birçok ülkeyi geride bırakmam benim için müthiş birşeydi.

2002′de ülke kotasından olimpiyatlara katıldım. 2006′da ise FIS puanını aşarak gittim. 2010′da istediğim kadar yarışa girebilirim. Dünya sıralamasındaki yerim ilk 100′ün biraz üzerinde seyrediyor.

SS: Herhangi bir kulüpten destek alıyor musunuz? Atletizmde en azından ENKA ve Fenerbahçe gibi kulüpler sporculara destek oluyor.

KA: Bizim öyle bir şansımız yok. Esentepe Spor Kulübü’ndeyim ama arkamızda atletizmdeki kadar büyük camialar olduğunu söyleyemem.

SS: Sporla beraber sosyal çevreniz ve sosyal ilişkileriniz nasıl değişti?

KA: Büyük değişiklikler oldu. Çok kabuğumda yaşayan bir insandım. İnsanlarla diyalogum çok azdı. Sporun getirdiği bir özgüven var. Diyalog kuruyorsun, yurtdışındaki insanlarla tanışıyorsun. Orta seviyede İngilizce biliyorum ve geliştirmeye çalışıyorum.

SS: Spor haricinde neler yapıyorsunuz?

KA: Hayatımın önemli bir kısmı yurtdışı kamplarında geçiyor. Orada iken kitap okuma fırsatım oluyor. Spor kanallarını seyrediyor, diğer yarışları takip ediyorum. İnternetten dünyadaki gelişmeleri takip ediyorum.

SS: 2010 Olimpiyatları öncesi hedefin nelerdir?

KA: Benim yarışım kendimle. 3 kez Balkan Şampiyonu oldum. Türkiye’deki yarışlara genelde katılamıyorum. Kamp dönemi nedeniyle yurtdışında oluyoruz. Bundan sonraki hedefim kendi rekorumu geliştirebilmek ve Vancouver 2010′da ülkemi en iyi şekilde temsil etmek.

SS: Sizinle tanışmak büyük keyifti. Başarılarınızın devamı dileğiyle.

KA: Teşekkürler. Yayın hayatınızda başarılar…

Nis
25

Priscilla Lopes-Schliep Röportajı

Kanada, Atlanta 1996′da Donovan Bailey’nin 100 metredeki altın madalyasından sonra, atletizmde istediği başarıyı yakalayamamıştı. Bu madalyasızlığa Pekin 2008 son veren isim Priscilla Lopes-Schliep ile konuştuk. 100 metre engelli yarışında 12.64′lük derecesi ile üçüncü olarak bronz madalyaya ulaşan atlet, Kanada’nın şu sıralar en popüler ismi. Priscilla, olimpiyat sonrasında da başarılarına devam ediyor. Ocak ayında Milrose Oyunları’nda 60 metre engelli dalında 7.95 ile birinci olan sporcu, geçtiğimiz günlerde Kansas Relay’da 12.93 ile Berlin’deki Dünya Şampiyonası finallerine katılma hakkını aylar önce kazanmış oldu. Başarılı atletle spora başlangıcı ve onu motive eden faktörler üzerine konuştuk.

Spor Stüdyosu: Spora ve atletizme nasıl yöneldiniz?

Priscilla Lopes-Schliep: İlkokulda koşmayı sevdiğim için başlamıştım. Lisedeki ilk yılımda ise okul takımına seçildim ve finallere kaldım.  Benim koşu ayakkabılarım vardı. Diğer kızların ise çivili ayakkabıları vardı ve hepsi atletizm kulüplerindelerdi. Doğrusu o zamanlar kimse bana ilgi göstermezdi. Lisedeki antrenörüm bendeki yeteneğe inanan ilk kişiydi ve benim üzerime daha çok yatırım yapılması gerektiğini söyledi. Ben de bir kulüp antrenörü ile çalışmaya başladım. Gerisi antrenmanlar, yarışlar :)

SS: Pekiyi… Senin iyi bir kısa mesafe koşucusu olduğuna nasıl karar verdiler. Neden engelli  koşuya yönlendirildin?

PLS: Bu aslında bir süreç içerisinde oluştu. Atletizme dair ne varsa yapıyordum. Kısa mesafede rakiplerimden öne çıkmaya başladım. Kimse beni kısa mesafeye yönlendirmedi. Bu benim tercihimdi. Kısa mesafenin antrenmanlarını kendime daha uygun buldum.

SS: Aile ve okulun spor üzerinde ve spor kültüründe çok önemli olduğunu ve sporcunun kariyerini önemli ölçüde etkilediğini düşünüyorum. Senin ailenin bu spora ve bu sporu meslek olarak seçmene nasıl bir bakışı vardı?

PLS: Kime sorsanız ailemin bana son derece destek olduğunu söyleyecek, en büyük destekçimin onlar olduğunu vurgulayacaktır. Kanada Şampiyonası’nda tüm aile fertlerim arkasında ismim yazılan Atina 2004 t-shirtlerini giyip beni desteklemeye gelmişlerdi. Asla unutamam. 30 kişiden daha fazlalardı.

Lise ve kolej yıllarına dönmek gerekirse zaman yönetmek çok önemliydi. Sınav zamanları antrenmanlara değil derslere önem vermek zorunda kalıyorduk. Benim için zorlu bir süreçti; ama sanırım başardım.

SS: Zorlu bir spor dalında yarışıyorsun. Küçük yaşlarda bu idmanları kaldırmak kolay değil, kendini nasıl motive etmiştin?

PLS: Bence herkes öncelikle keyif almalı. Hayatta hiçbir şey kolay değildir. Hayat ve spor hiç kolay değil ve pek adaletli de sayılmaz; ama inanırsan ve başkalarının dediklerine kulak tıkarsan başarıya ulaşırsın. Benim inanmadığım şeyleri bana söyleyenler olurdu. Bazı yarışlarda yere de düştüm fakat ayağa kalkmalıydım. Çünkü iyi bir şekilde kazandığın gibi iyi bir şekilde de kaybetmelisin. Bence bir atleti değerli yapan bu özelliktir.

SS: Herkesin dilinde bir olimpiyat sporcusu olmak var. Çoğu insan bunu kutsal bir görev gibi görüyor. Sen üst düzeyde farklı yarışlarda da bulundun. Sence olimpiyatta yarışmanın farkı nedir?

PLS: İki kez olimpiyat sporcusu olmam benim için çok büyük bir hedefin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Tüm dünyanın gözü bu organizasyondaki sporcuların üzerine dönüyor. Olimpiyatlarda olmak tek kelimeyle harika bir duygu.

SS: Bazıları başarının inanarak geldiğini, bazıları ise çalışarak geldiğini düşünüyor. Sen bu konuda ne düşünüyorsun, başarının formülü nedir?

PLS: Kendi adıma konuşmak gerekirse ben koşu günü geldiğinde elimden gelenin en iyisini yapmak için çalışıyorum. Gerisi kısmet. İnsanın kendine olan inancı ise zamanla oluşan bir olgu.

SS: Pekin 2008′e dönmek gerekirse, 100 metre engelli bayanlar finali normalde olduğundan biraz daha fazla ilgi gördü. Lolo Jones’un önde iken engele takılıp yavaşladığı görüntüler hala gözümüzün önünde. Eminim benzeri bir olay senin de başına gelmiştir. Bir engel senin için ne ifade ediyor?

PLS: Benim başıma salonda gelmişti. Yapmanız gereken ayağa kalkmak ve herşeyin bir sebep yüzünden gerçekleştiğini kabullenmek. Biz o sebebi bilmiyoruz ama oluveriyor. Bir engelli koşucusu olarak bu her sefer almamız gereken bir risk.

SS: Engelli koşuda belli bir teknik uyguluyor musun?

PLS: Ben başlangıç sonrası birinci engele kadar sekiz adım atarım ve sonrasındaki her engel arasında üçer adım atarım. Teknik zamanla ve çalışma ile oluşur zaten. Ama defalarca antrenman yaptıktan ve çok çalıştıktan sonra!..

SS: Atletizm sonrası hayatın için ne gibi planların var?

PLS: Ben eğlence sektöründe çalışmak istiyorum. Bu şekilde spor ile olan ilişkim de devam edebilir. Aynı zamanda katkı da yapabileceğime inanıyorum.

SS: 100 metre engelli Türkiye Rekortmeni ve Olimpiyat yarı finalisti Nevin Yanıt ile konuştuğumuzda bir sprinter için 26 yaşın ideal olduğunu ve bu yüzden Londra 2012′de çok iddialı olduğunu söyledi.  Sence sizin dalınızda yaşın önemi var mı?

PLS: Kadınlar genelde 28 ila 32 arasında en iyi zamanlarını geçirirler. Bence yaşın çok da önemi yok.

SS: Olimpiyattaki başarılarından sonra ülkende de kahraman oldun. Kanada’da yaşamın nasıl değişti?

PLS: Bir basın ilgisi var; ama ben hala aynı kızım. Bazı şeyler daha iyi ama çoğu şey aynı devam ediyor diyebilirim. Çok iyi bir eşim, koçum ve ailem var. Hayat harika!

SS: Kısa ve uzun vaadede sporculuk kariyerindeki hedeflerin nelerdir?

PLS: Kısa vadede sezon derecemi geliştirmek istiyorum. Uzun vadede ise bazı rekorlar kırıp sporu bırakmak istiyorum.

SS: Vakit ayırdığın için teşekkürler.

PLS: Rica ederim, yayın hayatınızda başarılar.

Röportajın gerçekleşmesinde gönüllü katkıları nedeniyle milli atletimiz Pınar Saka’ya teşekkür ederiz.

Nis
25

Ogonna Nnamani Röportajı

By Editor  //  Röportaj, Voleybol  //  No Comments

***Click here to read this interview in English ***

Ogonna Nnamani, Illinois’de Nijerya asıllı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Lisedeki başarılı performansı sonucu Gatorade Yılın Sporcusu seçilerek ülke genelindeki tüm Amerikan üniversitelerinin gözdesi oldu. Stanford Üniversitesi gibi dünyaca ünlü bir okulda “Human Biology” okuma imkanı bulan Nnamani, üniversite kariyerinde iki kez NCAA şampiyonu olan takımın parçası oldu. Pekin 2008′de ise 24 yıl sonra Olimpiyat finaline yükselen Amerika Birleşik Devletleri takımı ile gümüş madalya kazandı. Sayısız başarıyı yakalamış bu sporcu bu sezon Galatasaray forması ile voleybolseverlerin karşısındaydı. Ogonna Nnamani ile Spor Stüdyosu olarak her zaman üzerinde durduğumuz eğitim-spor ilişkisi ve çok yönlü sporculuk üzerine konuştuk.

Spor Stüdyosu: Tüm sporcularımızdan duymak istediğimiz spora başlangıç hikayesi ile başlayalım.

Ogonna Nnamani: Voleybolcu olacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. En çılgın rüyamda bile bunu görmem imkansızdı. Aslında basketbol tutkunuydum. Basketbol okulumda çocuklara tanıştırılan ilk takım sporuydu, dolayısıyla herkes hevesle basketbola başladı. 7.sınıfa geldiğimizde ise voleybol oynatmaya başladılar. Ailem bir aylığına Nijerya’ya tatile gitmişti. Ailem benim derslerim haricinde herhangi bir aktiviteye katılmama asla izin vermiyordu. O yüzden de voleybola başlayamamıştım. Doğrusu çok da umrumda değildi; çünkü aklım fikrim basketbolda idi. Voleybola olan ilgim ise 1996′da babamla çıktığımız bir akşam yemeğinde bir anda arttı. Gittiğimiz spor restauranında Nijerya ile Arjantin futbolda olimpiyat altın madalyası kazanmak için mücadele ediyorlardı. Nijerya maçı kazandı, altın madalyanın sahibi oldu ve biz büyük bir heyecanla zaferi kutladık. Biz bu galibiyeti kutlarken, televizyonda kanal değiştirdiler ve Küba ile Çin arasındaki voleybol final maçını seyretmeye başladık. Kübalı Mireya Luis’ın oynadığı oyun karşısında sanki hipnotize olmuştum ve gözlerimi ekrandan alamıyordum. O andan itibaren kendimi voleybol oynamaya adadım! Antrenörlerim Pam Naffziger ve Terry Quakenbush’un da cesaretli emekleri ve Atlanta 1996 olimpiyat final mücadelesi sayesinde voleybola aşık olmuştum.

SS: Stanford’taki kariyerine başlamadan başka herhangi bir spor dalı ile uğraştın mı?

ON: Lisede ilk üç sene basket oynamıştım. Bir hafta da atletizm yapmayı denemiştim; ama Standord’a girdiğimde voleybolcu olmaya çoktan karar vermiştim.

SS: Kuzey Amerikalılar profesyonel kariyerlerine Avrupalı ve Güney Amerikalılara oranla çok geç başlıyorlar. Bunun senin voleybol yeteneklerin üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Daha erken başlamış olmayı ister miydin?

ON: Dünyanın diğer yerlerinden farklı olarak Amerika’da, voleybol kariyeriniz okul sistemi ile fazlasıyla içiçe girmiştir. Sonuç olarak Amerikalılar akademik gelişimleri için fazlasıyla zaman harcıyorlar. Ek olarak, Amerikalı atletlerin akademik olarak mükemmele ulaşmaları için gerekli ortamı destekliyor. Bunun karşılığında Amerikalılar uluslararası arenaya çıktıklarında, tecrübe eksikliği ve yeteneklerinin üst seviye için hazır halde olmaması nedeniyle alışma süresine ihtiyaçları oluyor. Ama en sonunda istenen seviyeye gelebiliyoruz. Ulusal takım Amerikalıların tam anlamıyla voleybola konsantre olabildikleri tek yer. Pek çok Amerikalı kariyerlerinin zirvesine profesyonel kulüplerde oynadıklarında veya milli takım ile vakit geçirdiklerinde ulaşıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben halimden çok memnunum. Belki geç başladım; ama akademik gelişimim ve elime geçen fırsatlar nedeniyle çok mutluyum. Ben kendini geliştirmiş bir bireye inanıyorum. Hayatta voleyboldan başka şeyler de var ve bireylerin tutkulu oldukları farklı aktivitelere de ihtiyaç var. Ben voleybola olan bu bakış açım nedeniyle hem kendimi taze hissediyorum hem de sahaya her çıktığımda büyük bir heyecan duyuyorum. Sahaya ayak bastığımda oynadığım oyunun hayatımın tamamını domine etmediğini bildiğim için ona karşı bir aşk duyuyorum.

SS: Mezun olduğun okul, Stanford Üniversitesi, dünyadaki en iyi ve en zorlu üniversiteler arasında. Herhalde bu akademik disiplini profesyonel kariyerinle beraber yürütemezdin. Akademik başarıların sana ne ifade ediyor? Bildiğim kadarıyla kolejde iken tıp doktoru olmak istemiştin, eğitimine devam etme gibi planların var mı?

ON: Akademik başarım benim için herşey demek. Akademik alandaki fırsatlarım için şükrediyorum. Hala akademik çalışmalara karşı hevesim var ve bir gün doktor olmak istiyorum. Bu da her zaman rüyalarımdan biri olmuştu.

SS: NCAA sistemi biraz farklı. Örnek olarak fazla oyuncu değişikliği yapılıyor. Bu tip farklılıklar gelişimini etkiledi mi?

ON: Bu kesinlikle Amerikalıların uluslararası düzeyde istenen seviyeye gelmesi önünde bir engel. Bence tüm federasyonlar veya kurumlar FIVB’nin kurallarını örnek almalı. Böylece NCAA sporcularının da uluslararası seviyeye geçişi kolaylaşmış olur.

SS: Sen ve takım arkadaşın Stacey Gordon NCAA’in en iyi oyuncularıydınız ve büyük ihtimalle sizin zamanınızdaki en büyük rekabet sizin aranızdaydı. Aranızdaki rekabeti biraz anlatabilir misin? Onunla yan yana oynamak nasıl bir duyguydu?

ON: Öncelikle, Stacey olağanüstü bir sporcu ve harika bir voleybolcu. Onunla oynamak bir rüyanın gerçekleşmesiydi. Çok eğlenceliydi. Bence aramızda bir rekabet yok. Aslında çok büyük benzerlikler var. Mesela, ikimiz de çok çalışmayı seviyoruz, oynamaktan keyif alıyoruz ve rekabetçiyiz. Onunla ileride de beraber oynamayı umuyorum.

SS:  Türkiye’ye gelmeden önce İsviçre ve İtalya’da oynadın. Bu tecrübelerini liglerin kalitesi, kulüplerin organizasyonu, taraftarların ilgisi anlamında karşılaştırabilir misin?

ON: Bence Avrupa voleybol oynamak için harika bir yer. Yurtdışındaki tecrübemden büyük keyif aldım. İtalya’da oyunu fazlasıyla öğrendim ve yeteneklerimi sağlamlaştırma şansına sahip oldum. Aynı zamanda dünyanın en iyi liglerinden  birinde oynama şansı elde etmiştim. Taraftarlar çok büyük destekti. Lig son derece organize idi. İsviçre’de ise Volero’da oynadım. Dünyanın en iyisi diyebileceğiniz bazı sporcularla aynı takımdaydım. İsviçre ligi de gitgide güçleniyor ve ligin organizasyonu üst düzeyde. Türkiye’de oynamaya ise kesinlikle aşığım. İstanbul’da oynamaktan keyif alıyorum. Türkiye ligi de son derece iyi bir lig ve taraftarlar harika. Ligin organizasyonu da son derece iyi.

SS: Galatasaray sezon öncesi beklenenlerden çok daha iyisini yaparak Vakıfbank Güneş Sigorta’yı eledi ve yarıfinale çıktı. Kendin adına ve takımın adına sezonu nasıl değerlendiriyorsun?

ON: Bizim takım neden hiçbir zaman vazgeçilmemesi gerektiğine dair bir örnek teşkil ediyor. Bu sezon Galatasaray takımı, çok çalışmanın ve kendine inanmanın üst seviyeye çıkmamız için neden önemli olduğuna dair harika bir örnek.  Hepsi teker teker harika kızlar olan takım arkadaşlarımla beraber çalışmaktan keyif alıyorum. Teknik ekip de bir takım yaratabilmemiz adına çok yardımcı oldu. Bu takımdan gurur duyuyorum ve herkesin emeğine büyük saygım var.

SS: Daha önce Türk Milli Takımı’na karşı hiç forma giydin mi? Türkiye’de oynadığın bir yıllık süre içerisinde Türk voleybolu ve Türk sporcuları hakkındaki görüşlerinde değişiklik oldu mu?

ON: Evet, Türkiye’ye karşı oynamıştım. Çok yetenekli oyuncuları var ve son derece güçlü bir takım. Bence Türk Milli Takımı’nın geleceği çok parlak. Ligde her geçen gün kalite artıyor. Oyuncular tecrübe kazandıkça yeni hedeflere rahatlıkla ulaşacaklar.

SS:  Milli takımda ve kulüp takımında iki farklı pozisyonda (opposite ve outside hitter) oynadın. Oyun karakterin ve bu pozisyonun farklı gereklilikleri gözönüne alınırsa hangi pozisyonu tercih ediyorsun?

ON: İki mevkide de oynamayı seviyorum. Bence bir oyuncunun çok yönlü olması çok önemli. İki pozisyonda da oynama şansı elde ettiğim için çok şanslıyım. Bu pozisyonlarda kendimi geliştirebileceğim çok yön var ve sabırsızlıkla o günleri bekliyorum.

SS: İdolün olarak gördüğün oyuncular var mı? Özellikle kendi pozisyonunda karşı karşıya oynamaktan zevk aldığın oyuncular var mı?

ON: Benim hayatımın idolü annem ve babamdır. Ama voleybol için konuşacaksak Mireya Luis.  Oyununu seyretmekten keyif aldığım ise pek çok oyuncu var. Doğrusu saymakla bitmez.

SS: Son iki olimpiyatta da Amerika takımındaydın. Atina ve Pekin’deki tecrübeni saha içi ve saha dışında karşılaştırabilir misin? Artıları ve eskileri nelerdi?

ON: İki olimpiyatta da yer aldığım için çok şanslıyım. Kesinlikle sporun zirvesiydi. Olimpiyatlar süresince şehri görme şansınız pek yok, çünkü zamanınız olmuyor. Kurallar daha da katı ve takımdaki konsantrasyon ve kararlılık inanılması güç boyutlara çıkıyor. Başarılı olunması için yapılması gerekenleri anlamıştık.

Bence en güzel yanı oynadığımız altın madalya maçıydı. Kaybetmiş olsak da takımımız için çok büyük başarıydı. Gurur duyuyorum. Kötü hatıram ise takım arkadaşımın babası Pekin oyunları sırasında vefat etti. Biz de arkadaşım ve ailesi için oynadık.

SS: Toshie Yoshida ve Jenny Lang Ping gibi iki çok önemli koç ile çalıştın. Bu efsane isimlerin sana bir oyuncu olarak ve de milli takımınıza katkıları hakkında neler söyleyebilirsin?

ON: Toshie Yoshida ve Jenny Lang Ping ile çalışma şansım olduğu için çok şanslıyım. İkisi de son derece bilgili ve tecrübeli. Onlarla çalışmak çok önemli bir tecrübeydi. Bana çok çalışmanın önemini, mental olarak güçlü olmayı ve rekabetçi olmayı öğrettiler.

SS: Son olarak Türkiye ve İstanbul hakkındaki izlenimlerinden bahseder misin? Nerelerde gezmeyi, vakit geçirmeyi seviyorsun?

ON: İstanbul açık ara dünyanın en güzel şehirlerinden biri. İstanbul’da yaşamaya bayılıyorum. Sultanahmet’e gitmeyi, Bebek, Ortaköy, Bağdat Caddesi ve doğrusu her yeri çok seviyorum. Yemekler de mükemmel.

SS: Teşekkür ederiz ve kariyerinde başarılar dileriz.

ON: Ben teşekkür ederim.

Bu harika röportaj için kısıtlı zamanını bizler için harcayan Fevzi Demircioğlu’na teşekkür ederiz.

Nis
3

Alemitu Bekele Röportajı

3000 metrede 2009 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonu: Alemitu Bekele Degfa

8 Mart 2009, Türk atletizmi için tarihi günlerden biriydi. Torino’da düzenlenen Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nda 3000 metre Bayanlar’da zafer, milli atletimiz Alemitu Bekele Degfa’nın oldu. 32 yaşındaki Bekele, Süreyya Ayhan’ın 2002 yılında kazandığı 1500 metre Avrupa Şampiyonluğu’ndan sonra, Türkiye adına atletizmde Dünya şampiyonaları ve Olimpiyatlar da dahil olmak üzere altın madalya kazanmış ilk sporcu. Bu başarısı ile Avrupa’da Mart ayının en iyi atleti yarışmasında adaylar arasına girdi. (Oy vererek destek olmak için buraya tıklayınız.)

Torino’ya giderken Bekele’nin aklında şampiyonluktan başka bir hedef yoktu. 2008′de Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’nda 3000 metrede kazandığı onunculuk ve Pekin 2008′de 5000 metrede elde ettiği yedincilikten sonra sıra kürsüye çıkmaya gelmişti. Hedeflerine ulaşan Bekele, Torino’da 8:46.50′lik derecesi ile başarılı kariyerine Avrupa Şampiyonluğu’nu da eklemiş oldu.

Alemitu, uluslararası başarı yakalamış pek çok uzun mesafe koşucusu gibi Etiyopya doğumlu. O’nu Türkiyeli sporseverler için özel yapan ise, Alemitu’nun ülkemizde yaşamayı tercih etmesi.

Atletizm çevrelerinde Alex olarak hitap edilen sporcuyu, birçoğumuzdan farklı kılan unsurlar saymakla bitmiyor. Bunların arasında kendisine 5000 metrede Olimpiyat yedinciliği ve Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyonluk getiren müthiş dayanıklılığı ve yarışın son metrelerindeki sprint kabiliyetinin yanı sıra, Avrupa Şampiyonluğu sonrası katıldığı bir televizyon programındaki anlamlı duruşu da var. Alex, bu programda iki kavramı birbirinden ayırmayı başararak, doğup büyüdüğü Etiyopya’nın hiçbir zaman sömürge devlet haline getirilememiş olmasından gurur duyuyor, ona spor yapma imkanı veren ve güzel dostluklar kurduğu Türkiye’de yaşamaktan da bir o kadar mutlu olduğunu ifade ediyordu.

Karşımızda gerçek bir sporcu, iyi bir anne ve mütevazi bir şampiyon var. Sporstüdyosu.com, 2009 Avrupa Şampiyonu Alemitu Bekele Degfa ile, ailesini ziyaret etmek üzere yapacağı Etiyopya seyahati öncesinde konuşma şansını yakaladı. Kendisine olan hayranlığımızı iletme ve bir sporsever olarak teşekkür etme fırsatı bulduğumuz Alex ile konuşmak, bizler için de büyük bir mutluluktu.

Etiyopya’nın Sırrı

Alex, her yıl 4-5 ayını Etiyopya’da geçiriyor. Bunun sebepleri arasında çok sevdiği 5 yaşındaki oğlu Yusuf’u ve güvenlik görevlisi olarak çalışan eşini görmenin yanı sıra, Etiyopya’nın uzun mesafe koşucuları için elverişli iklim koşullarından faydalanmak da var. Alex’e hepimizin merak ettiği bir soruyu yönelttik ve Etiyopyalıları farklı kılanın ne olduğunu sorduk. Alex de bize iklim kadar, sosyo-kültürel pek çok faktörün de etkili olduğunu söyledi.

“Etiyopya’daki yüksek rakım elbette çok önemli; ama sadece rakımla açıklanabilecek bir başarı değil. Ben Etiyopya’da köyde doğup büyüdüm. Arkadaşlarımla beraber hatırladığım ilk anılar toprak yolda okula gitmek için koşarken yaşadıklarım. Her gün yaklaşık 40-50 dakika koşup okula gidiyor, sonrasında da aynı yolu yine koşarak geri geliyordum. Bunun haricinde yediğimiz içtiğimiz gıdaların da bu başarıda mutlaka faydası var. Örneğin ayran içiyordum, taze gıdalarla besleniyordum. Bunların hepsi üstüste bindiğinde sizde kabiliyet de varsa başarı ortaya çıkıyor. Benimle beraber okula koşan arkadaşlarım da spora başladılar ama geriye sadece ben kaldım.”

Futbolun hakim spor olduğu ülkemiz ile koşunun hakim olduğu Etiyopya arasında bir karşılaştırma yapmak için Alex’in küçük yaşlarda Etiyopya’nın ünlü koşucularını Türk çocuklarının futbol yıldızlarını takip ettiği gibi hayranlıkla takip edip etmediğini öğrenmek istedik. Belki de koşu kültürü ülke düzeyinde değil, mahalle düzeyinde de içlerine işlemiştir diye düşünerek konuyu Alex’e açtık.

“Köydeyken dış dünyanın o kadar farkında olamıyorsunuz. Büyük atletler olduğunu bilirdik ama onları tanıma fırsatını başkent Addis Ababa’ya sporcu olarak taşınınca bulabildim. Bizim için o zamanlar yerel yarışlar vardı. Sınıf yarışları, okul yarışları hayatımızda çok önemli bir yere sahipti. Yöremizde iyi koşanların kimler olduğunu az çok bilirdik, ama ülke düzeyinde onları takip etmek için yeterli koşullar yoktu. Ben de bir okul yarışında elde ettiğim birincilik sonrası yarışı takip edenler tarafından farkedildim. 1993′te Addis Ababa’ya taşındım ve ilk kez bir antrenör eşliğinde antrenmanlarıma başladım. İlk zamanlar büyük atletlerden çok korktuğumu hatırlıyorum. Onlarla beraber antrenman yapmaya başlar başlamaz bizler için birer ilah olmuşlardı. Ama zamanla bu korkuları aşıp onların yerine geçmek çok güzel bir duygu.”

Türkiye’ye Geliş Öyküsü

Koşu kültürünün en üst düzeyde olduğu Etiyopya’dan Türkiye gibi spor kültürünün gelişmemiş olduğu bir ülkeye onu getiren sebeplerin maddi sebepler olabileceğini biliyorduk. Yine de geliş hikayesini Alex’ten duymak istedik:

” Ben 1999′da Türkiye’ye geldim. Aslında aklımda Türkiye seçeneği yoktu. Bu işleri biraz da menajerler ayarlıyor. Bana teklif yaptılar. Ben de o dönemde şimdiki eşimle nişanlıydım. Zor bir karardı benim için. Yine de gelip Türkiye’yi görmek istedim. Buraya geldiğimde ise bu ülkede yaşayabileceğimi ve mutlu olabileceğime karar verdim.  Atletizmde başarı arayan bir ülke olduğu için bana daha çok imkan sunacaklarını düşündüm. ENKA kulübü ile çalışmalara başladım. Etiyopya’yı neden terkettiğimi ben de çok iyi bilmiyorum aslında; ama bu kararımdan bugüne kadar hiç pişmanlık duymadım. ”

Alemitu Bekele’nin yarıştığı branşlar gereği rakipleri genellikle Etiyopya veya Kenya doğumlu atletler oluyor. Etiyopya adına yarışan Tirunesh Dibaba, Maseret Defar gibi isimlerle bir araya geldiğinde onların kendisine nasıl davrandığını merak ettim. Acaba bir kırgınlık oluyor muydu, yoksa sporcular için önemli olan kendileri ile benzer kaderi paylaşan bir başka sporcunun başarılı olması mıydı? Alex, yarışlarda yaşanılanlar şöyle anlatıyor:

“Yarışlarda asla bir kırgınlık söz konusu değil. Elbette hepimiz birbirimizi geçmek için yarışıyoruz. Ama bana hiçbir zaman rakip gibi bakmadılar. Etiyopya doğumlu olduğum, onlarla benzer yollardan geçtiğim için hep bir yakınlık hissedip bana destek verdiler. Etiyopya federasyonu da her yarıştan önce bana başarılar diledi ve başarılarımla gururlandıklarını bana hissettirdiler. Zaten Etiyopya basınında da bizden çoğu zaman kendi sporcularıymışız gibi bahsediliyor.”

Sosyal Yaşamında Alemitu Bekele

Alex’in sporcu kimliğinden biraz olsun sosyal yaşantısına da değinmek istedik. Türkiye’de nasıl bir sosyal hayatı olduğunu, diğer Etiyopyalılar ile nasıl iletişim kurduğunu, bağlı olduğu Ortodox mezhebinin gereklerini yerine getirirken bir sıkıntı yaşayıp yaşamadığını sorduk.

“Diğer Etiyopyalılar ile bir araya geldiğimiz bir dernek var. Taksim’de toplanıyoruz. Aslında ben pek vakit bulamıyorum. Sporcu olduğum için yoğun antrenman programlarım oluyor. Dolayısıyla atletizm çevresinde edindiğim Türk arkadaşlarım daha fazla. Bugüne kadar sosyal anlamda hiçbir zorluk yaşamadım. Ayda bir kere kiliseye gitmeye çalışıyorum. Ama ona bile bazen vakit bulamıyorum. ”

Alex, aslında Türkiye’ye iki kez geliş yaptı. 1999′daki gelişinde Türk vatandaşlığına hak kazanan Alex, bir süre sonra sevdiği kişi ile evlenmek üzere Etiyopya’ya döndü. Dönüşü ise muhteşem oldu. Şimdi ise eşi ve oğlundan ayrı yaşıyor ve antrenmanlarını sürdürüyor. Alex, 5 yaşındaki oğlu Yusuf’un Türkiye’de okula devam etmesinden yana. Bu sefer Addis Ababa’dan Yusuf’la döneceğe benziyor. Peki eşin ne diyecek bu işe diye sorduğumda ise, “İkimiz buradayken onun orada ne işi var, elbette dayanamayıp o da gelecek” diyerek gülüyor. Yusuf’un ise pek koşmaya niyeti yok. Onun aklı fikri futbolda. İlerleyen yıllarda belki Chelsea’deki orta saha oyuncusu Makalele’nin yerinde Yusuf Bekele’yi görüyor olabiliriz. Bunları yıllar gösterecek.

Alex ile Kariyeri Üzerine

Röportajın son bölümünde Alemitu ile biraz da yarıştığı branş ve hedefleri üzerine konuşmak istedik.  1500-3000 ve 5000 metre dallarında yarışan Alex’e hangisini kendi branşı olarak gördüğünü soruyoruz.

“Ben 3000′i tercih ediyorum. Her ne kadar Olimpiyatta 5000 metrede yedinci olsam da bu yarış bana biraz uzun geliyor. 1500 ise çok daha deparlı yapmamız gereken bir koşu. Ben hızlıyım ama bunu bütün yarış belli bir seviyede tutmayı sevmiyorum. O yüzden 3000 gibi dayanıklılığın ön planda olduğu ama bana sprint şansı da veren bir branş bana göre en ideali. “

Alemitu’nun Torino’daki son 200 metre deparı atletizm çevrelerinin en çok tartıştığı konulardan biri oldu. Alex’in rakipleri cevap veremeyip geride kalırken, 3000 metre Erkekler dalında koşan pek çok atlet bile son 200 metreyi benzer bir depar ile bitiremedi. Bunun ardında yatan sebebin bu konuda ek idmanlar yapması olarak gösteriyor.

Alex, 1 Şubat’taki Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Üsküdar Belediyespor adına koşmuş ve Dünya Gençler Şampiyonu Kenyalı Linet Masai’yi geride bırakmıştı. Aynı Masai, geçtiğimiz günlerde Amman’da az bir farkla Florance Kiplagat’ın ardından Dünya Kros Şampiyonası ikincisi olmuştu. Alex’e bu yarışta neden yarışmadığını sorduk.

“Ben, Şampiyon Kulüpler Kupası sonrası Torino’da 3000 metreye hazırlanırken onlar kros için hazırlandılar. İkisinin antrenmanı birbirinden çok farklı. O yüzden Torino’da koştuktan 20 gün sonra tekrar krosa hazırlanmam benim için riskli olabilirdi. Ben de bu yüzden katılmamayı tercih ettim. Benim geçtiğim atletler derece kazandı, bu da benim iddialı olabileceğimi kanıtlıyor. Ama her yarışa katılmanız imkansız. Tercihler yapmış olmanız gerekiyor. En azından yaptığım tercih sonrası elimde bir Avrupa Şampiyonluğum var. Amman’da Kenyalı bayan atletler başarılı oldu. Kenya’nın iklim olarak sıcak olması Amman’da başarılı olmaları adına önemli bir avantajdı. Ama Tirunesh Dibaba’nın katılmadığını da unutmamak gerek. Dibaba olsaydı en büyük favorinin kendisi olacağını düşünüyorum. ”

2009 yılında Alex’i bekleyen en büyük sınav ağustos ayında Berlin’de düzenlenecek olan Dünya Atletizm Şampiyonası. Alex, Akdeniz Oyunları’nda da 5000 metrede Türkiye adına yarışacak. Londra 2012′ye kadar spora devam etmeyi ve sonrasında bırakmayı düşünen sporcu, maratoncu olup olmayacağına ise henüz karar vermemiş; ama uzun mesafeleri pek de sevdiği söylenemez.

Alemitu Bekele, şu sıralarda antrenmanlarına Ertan Hatipoğlu ile devam ediyor.

Şampiyon atletimizin Etiyopya’dan formda ve mutlu dönmesini ve Berlin’de Türkiye’nin adını duyurmasını bekliyoruz. Atletizmde gelişmiş ülkelerin çok gerisinde olduğumuz düşünülürse, Alemitu gibi başarılı, yetenekli, mütevazi ve karakterli sporcuların derecelerinin altında ülkemizin ismini görebilmek bizleri gururlandırıyor. Ümidimiz odur ki birgün ülkemizde Alemitu, Elvan Abeylegesse ve Eşref Apak’ın başarılarıyla yeşeren spor kültürümüz, bayrağımızı göndere çeken sporcuların başarılarında pay sahibi olmuş hale gelecek. Şu sıralarda Alemitu’nun Türk atletizmini temsil ettiğini söylemek son derece güç; ama onu yüceltmeyi en iyi şekilde başardığı da kesin.

Bu değerli röportaj için Alemitu Bekele’ye teşekkür eder, özlediği ailesi ile mutlu bir kamp dönemi geçirmesini dileriz. Yaz sezonunda onu tekrar pistlerde görmek için şimdiden sabırsızlanıyoruz.

Nis
1

Engin Kratzer Ropörtajı

By Editor  //  Röportaj, Tenis  //  1 Comment

Engin Kratzer, Atıf Aksel ile birlikte

Türkiye’de tenis henüz emekleme sürecindeyken, kendi raketi ile duvarın karşısına geçen bir tenis gönüllüsü ile konuştuk.  Engin Kratzer, Türkiye’de tenisin doğuşuna ve bir bebek gibi büyüyüşüne şahit olanlar arasında. Kratzer bu büyümeye sadece tanıklık etmemiş, bizzat öncü olmuş bir isim. Tenis, Engin Kratzer için hem bir iş hem de bir hayat tarzı. Antrenör ve spor yazarı Engin Kratzer ile hayatı ve tenis üzerine sohbet ettik.

Spor Stüdyosu: Engin Bey, bize biraz kendinizden ve tenise nasıl başladığınızdan bahseder misiniz? Oyunculuğu ne zaman bırakıp antrenör oldunuz?

Engin Kratzer: Tenise 13 yaşında İstanbul Hilton Oteli kortlarında başladım. Mayo ile saatlerce duvara karşı oynardım. O tarihlerde otelin tenis direktörü olan eski tenisçi Atıf Aksel, oyunumu beğenip bana kortta eşlik ederdi. 1977 yılında TED kulübüne geçtim. Orada Gençler takımında oynadım. Tekler’de ve Çiftler’de İstanbul Bölge şampiyonu oldum.  1979 yılında Almanya’ya üniversite öğrenimi için ve tenis kulübünde oyuncu/antrenör olarak gittim.  Çeşitli kulüplerde oynadım. Antrenör sertifikasını aldım. Daha sonra 1986 yılında TED’e başantrenör olarak geldim.

SS: Tenis kulüplerindeki çalışmalarınızdan ve Türk tenisindeki rollerinizden bahseder misiniz?

EK: Ted ve Milli takım antrenörlüğüm süresince birçok başarıya imza attım. Gülberk Gültekin projesi, Akdeniz Oyunları’nda bronz madalya, kulüplerarası şampiyonluklar, FED CUP’ta Avrupa 1. Ligi’ne terfi bunlardan bazıları oldu.

1991 yılında Hürriyet Gazetesi’nde tenis köşe yazarlığına başladım. Gazete ile beraber Tunceli’ye gittim. Orada çocuklara tenis eğitimi verdim. Daha sonra Elazığ ve Diyarbakır’da yine çocuklara yönelik çalışmalar yaptım. Hürriyet CUP Turnuvası’nı Ayşe Sözeri ve merhum Behbut Çevanşir ile hayata geçirmiştim. Yalın Bilgin, Seden Özlü, İpek Şenoğlu, Duygu Akşit Oal, Necvet Demir, Alaaddin Kragöz gibi tenisçileri çalıştırma fırsatı buldum.

SS: Bir antrenör olarak nasıl bir sporcuyla çalışmak istersiniz?

Tenisi sevecek, inanacak, keyif alacak ve en önemlisi çok çalışacak bir sporcuyla çalışmak isterim.

“Tenisin bir zengin sporu olmadığı, en önemlisi bir yaşam tarzı olduğu zamanla ortaya çıktı.”

SS: Hürriyet’te yazdığınız yazılar uzun süre ülkemizde tenis haberlerinin en büyük sesi oldu. Tenisçiler ve tenisseverler sizin görüşlerizi takip etti. Gençler ve aileler artık tenise daha çok ilgi duyuyor. Özellikle medyada tenis eskisinden daha çok yer buluyor. Bu ilginin sebeplerini değerlendirir misiniz?

EK: Bu ilgi artışında elbette Hürriyet Gazetesi’nin de etkisi olmuştur. Tenis özellikle veteranlar sayesinde kitlesel olarak gelişti. Onların çocukları da tenis oynamaya başladı. Özel TV kanalları tenis turnuvalarını evimize kadar getirdi. İnsanlar tenise özendi. Tenisin bir zengin sporu olmadığı, en önemlisi bir yaşam tarzı olduğu zamanla ortaya çıktı. Daha sonra başarılı gençlerimiz Amerika’da üniversite bursu kazandılar. Bu, onlara sosyal ortamlarında itibar ve iş hayatlarında çeşitli imkanlar olarak geri döndü.

SS: Köşenizdeki yazılardan birinde, Türkiye’de erkek sporcuların belli bir yaşa geldikten sonra tenise devam edememesinin sebepleri arasında geçim kaygısının yattığını yazmıştınız. Sizce erkek tenisçilerimizin profesyonel kariyerlerine devam edebilmeleri için neler yapılabilir?

EK: Erkeklerin önünde Marsel İlhan gibi bir örnek var. Marsel, kulübünden aldığı maaşını kendi tenisine yatırım amaçlı harcıyor. Kazandığı para ile yurtdışında turnuva oynuyor.

Bizim erkekler ise profesyonelliği sadece ulusal anlamda sürdürüyorlar. Yani kulüpten aldıkları aylık maaş ve primler ile sadece ulusal turnuvalarda oynuyorlar. Onun dışında özel tenis dersi veriyorlar.

Bu aslında bir zihniyet meselesi. Bu sporla ilgilenen insanlar, kendilerine “Tenisçi mi olmak istiyorum yoksa antrenör mü?” sorusunu sormalılar. İkinci alternatifte daha kısa sürede ve risksiz para kazanma şansı buluyorlar.

SS: Bundan onbeş sene önce Türk tenisi ile ilgili görüşleriniz nelerdi? Tenisin hangi yönlere gitmesini, nasıl geliştirilmesini isterdiniz? Bu beklentileriniz sonuç verdi mi?

EK: Bir ülkede tenisin gelişmesi alınan başarılar ile doğru orantılıdır. Ciddi tenis akademilerinin oluşması; eğitim sisteminin performans sporuna ayak uydurması (Örneğin okul çıkışının en geç 2 de olması gibi), sponsorların çocuklara genç yaşlarda destek verip onlar ile başarıyı yakalamaları… Bizde maalesef bu sistem ters işliyor. Önce başarı sonra sponsor devreye giriyor. Esasen başarıya sadece tenis olarak bakmamak lazım. Spor sistemini performansa göre düzenlemek gerekir. Kısacası iş hem kolay hem de değil; çünkü yöneticiler Amerika’yı tekrar keşfetmeyi seviyorlar.

SS: Çocuklarınız var mı? Onları tenise yönlendiriyor musunuz?

EK: 10 yaşında Lara isminde kızım var. Tenis oynuyor; ancak onu zorlamıyorum. Sadece teşvik ediyorum. Karar onun. 6 aylık oğlum Atilla ise henüz her şeyden habersiz.

SS: İlkokul çağında bir çocuğu olan ve çocuğunu tenise yönlendirmek isteyen bir ailenin neleri bilmesini isterdiniz?

EK: Öncelikle koydukları hedefin gerçekçi olması gerekir. Sabır çok önemli. Bu süreçte yenilgi olmadan başarının gelmeyeceğini bilmeleri lazım. Çocuğun sadece tenisçi değil sporcu olması çok önemli. Bir de, çocuğun ailesinin hatırı için değil gerçekten kendi isteğiyle oynaması gerekiyor.

SS: Kendiniz için hedefleriniz var mı? Bundan sonra neler yapmak istersiniz?

EK: 1991 yılında ortağım Mehmet Saltık ile Mekra şirketini kurduk. Başta tenis kortları olmak üzere anahtar teslimi spor sahaları yapıyoruz. İleride kendi kulübümüzü ve okulumuzu kurmak da planlarımız arasında.

SS: Teşekkürler.

Engin Kratzer, Dünya Tenisinin Bir Numarası Rafael Nadal ile Birlikte

Röportaj için Yasemin Elçi’ye teşekkür ederiz.