21
Salı Sallanır, Perşembe Perişanlıktır

Halbuki herşey güzel başlamıştı Salı gecesi İnönü Stadyumu’nda… Beşiktaş Quaresma’sıyla ve Guti’siyle maçı takip edenlere keyifli anlar yaşatmıştı. Ama Perşembe günü keyfimiz kaçtı açıkçası. Önce Galatasaray’a Ali Sami Yen cehennem! oldu. Sonra Fenerbahçe Selanik’te taraftarlarını üzdü. Geceyi noktalayan ise aslında beklenenden bile iyi bir sonuç olan ama gene de mağlubiyetle sonuçlanan Trabzonspor maçı oldu. Tıpkı eski sözdeki gibi: Salı sallanır, Perşembe perişanlıkıtr. Beşiktaş tribünleri Salı günü 90 dakika salladı İnönü tribünlerini; geriye kalanlar ise perişan etti hepimizi.
Salı akşamı İnönü’de nispeten ılık bir hava vardı. Mevsim normallerimiz böyle anormal oldukları sürece 28-29 dereceye ‘ılık’ der olduk. İşte bu havada henüz orucunu bile bozmamış binlerce taraftar akın etmişti stada Guti ve Quaresma’yı aynı anda İnönü çimlerinde görmek için. Ne diyelim, biri Real Madrid diğeri Barcelona geçmişi olan bu iki maestro aldı götürdü Beşiktaş’ı. Her ne kadar sıcak hava tempoyu çok yükseltmeye müsade etmese de, hucümlarını Quaresma üzerinden yapan Kara Kartal neredeyse top Portekizli’ye her geldiğinde pozisyona girmeyi başardı. Yani düşük tempoda oyunu kontrol eden Beşiktaş Quaresma’nın şahsi yüksek temposu sayesinde golleri bulmayı bildi. Zaten ilk golde asistin asistini yapan ve ikinci golü de kendisi atan Portekizli bu sezon İnönü tribünlerine gelenlerin evlerine mutlu döneceklerinin sinyallerini şimdiden vermiş oldu.
Tabi Quaresma’nın ofansif yeteneklerinin yanında Guti’nin harikulade oyun zekası ile maçın kontrolünü tamamen elinde tuttuğunu da belirtmek isterim. Guti maç boyunca neredeyse hiç koşmadı diyebiliriz. Ancak bu durumu olumsuz bir anlamda söylemiyorum. Tam tersine İspanyol futbolcu sahada öyle konumlanıyor ki, koşmasına gerek yok. Topu alacağı yer ve vereceği yer sanki 10 dakika öncesinden belliymiş gibi bir sakinlik içinde oynuyor futbolu. Durum böyle olunca da Beşiktaş’ın forvet hattı da istediği zaman istediği yerde topla buluşabiliyor. Her ne kadar bu maç Türkiye Süper Ligi için bir kıstas olmasa da, Beşiktaş’ın doğru yolda olduğunu söyleyebiliriz.

Gelelim Perşembe perişanlığına. Üç maçın 90’ar dakikasının toplam 150 dakika yayın aralığına sığdığını düşünürsek sadece birini tam olarak izleme şansım vardı. Sanırım en iyi ikinci opsiyonu seçmişim. Fenerbahçe maçını tamamen izledim ve her ne kadar skor 1-0 olsa da Fenerbahçe’nin üzerindeki ölü toprağını biraz olsun attığını görmek güzeldi. Yeni transfer Niang’ın daha birkaç antrenmana çıkmasına rağmen takıma uyumlu gözükmesi gecenin belki de en güzel anektoduydu.
Öte yanda ateşli taraftarı ve ‘rahip-destekli’ (bkz. Rahip Mitsios) sert futboluyla PAOK bir gol attı üstüne yattı desek yeridir. İkinci yarıda Niang’ın hırslı futbolu sayesinde rakip 10 kişi kaldıktan sonra Yunan ekibi iyice geriye çekildi. Ancak bu dakikalardaki sıkıntı Fenerbahçe’nin hızlı ayakları Stoch ve Dia’nın yokluğunda rakibine yeterli baskıyı kuramamasıydı. Hatta dakikalar ilerledikçe baskı yapmak yerine top çevirmeye başlayan Fenerbahçe kontra ataktan kalesinde yüzde yüzlük bir pozisyon da verdi. Papazoglou bomboş kaleye topu üstten dışarı atınca, tribünde Papaz Mitsios sinirli sinirli dua etmiştir herhalde. Maç tam bitti derken Mehmet Topuz da bir başka net pozisyonu harcayınca PAOK baskı kurduğu dakikalarda buluduğu golün semeresini yedi ve maçı 1-0 tamamlamayı başardı.
İkinci maçın Kadıköy’de oynanacak olması rakip için bir dezavantaj değil. Çünkü biliyorlar ki mücadele ederlerse ikinci bir Young Boys vakası yaşatabilirler Fenerbahçelilere. Bunun önüne geçmenin tek yolu da rakibinden daha fazla mücadele etmek olacaktır. İkinci maçta sahada olacak Stoch ve Emre’nin de katkıları ile Fenerbahçe tura yakın görünüyor. Ama her zaman olduğu gibi kağıt üzerinde oynanan bir oyun olsaydı futbol, hiç heyecanı kalmazdı.

İzleyemediğim maçlar hakkında yorum yapmak istemiyorum ama okuduğum ve özetlerinden gördüğüm kadarıyla Galatasaray vasatı aşamamış, Baros günü kurtarmış. Trabzonspor cephesinde ise ‘Onur vs. Liverpool’ durumu var. Gene de Avrupa medyası Trabzonspor’un mücadelesinden övgüyle söz ediyor. Kim bilir, Avni Aker’de bir destan yazılabilir mi? Şenol Güneş 76’ ruhunu ortaya çıkarabilir ve Trabzonspor Liverpool’u elerse, Bordo Mavililer İngiltere’de de bir çok taraftar edinebilir. Hatta Manchester-Trabzon kardeş şehir kampanyası bile başlayabilir, kim bilir. Önümüzdeki hafta hep birlikte göreceğiz.
7
Helva ve Kaymaklı Ekmek Kadayıfı

Avrupa kupalarında takımlarımız için bir eleme turu daha geride kaldı. Beşiktaş ve Galatasaray ilk maçta berabere kaldıkları rakiplerine üçer-beşer gol atarken, Fenerbahçe kendi evinde taraftar desteğini de arkasına alıp Young Boys’a tam 0 (yazıyla ‘sıfır’) gol attı. Bu noktada ‘yazıyla sıfır’ ibaresini de eklemem gerekti çünkü cümlenin gidişatından ‘10 attı ama yazarken 1 düşmüş herhalde’ gibi bir anlam da çıkabilir. Düşen bir şey yok ortada, Sarı Lacivertli taraftarların morallerini saymazsak tabi. Yerlerde sürünüyor şu sıralar…
Bu sefer maç saatlerinin de uygun olması sayesinde üç İstanbul takımımızın da maçını izleme şansım oldu. Fenerbahçe bu üçlüde açık ara en yavaş oynayan takım konumunda. Young Boys ekibi de bu duruma nazire yaparcasına hızlı oynayan bir ekip olunca un ile şeker bir araya geldi, Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi rüyası da ‘helva’ oldu. Herkese afiyet olsun.
Sırayla gidelim. Galatasaray ekibi Belgrad’da hem sıcaklık hem de uzun saha çimleriyle boğuştuğu maçı kazanmayı bildi. İlk maçta olduğu gibi durum Galatasaray lehine 2-0’a geldi. Ve gene ilk maçtaki gibi bir rehavet çöker gibi oldu Sarı Kırmızılı futbolcuların üzerine. Skor 2-1’e gelince bir anda ‘Acaba?’ dedik ama neyse ki Kewell imdada yetişti. 10 kişi kalan rakibi karşısında zaten farka gitmek için pas yapması yetti Galatasaray’a.
En güzelini ise en sona sakladım. İlk maçta dağınık bir görüntü verse de yine üç İstanbullu arasında en iyi oynayan takım konumundaydı Kara Kartallar. Rövanşta ise açık ara en iyi performansı gösteren ekip oldular. Ortasahada Necip ve Ernst’in taşıdığı takım ileride Quaresma’nın şefliğinde farka gitti. Hatta Quaresma öyle oynadı ki, maç 120 dakika olsaydı da biraz daha izleseydik keşke. Portekizli yıldız önce kendine özgü ‘ayak dışı’ vuruşuyla klas bir gol attı, sonra bir vücut çalımı ile Limbersky’yi ikinci sarıdan oyundan attırdı. Kaymak olarak da Delgado’ya yaptığı asisti koyarsak alın size kaymaklı ekmek kadayıfı. Maç bitti ama tadı hala damağımızda…
Takımlarımızın Avrupa Ligi Play-off turu kuraları da belli oldu. Fenerbahçe Yunanistan ekibi PAOK ile ilk maçı dışarıda oynayacak. Umarım o maça kadar Aykut Kocaman takıma çeki düzen verir. Yoksa kağnu hızıyla oynamaya devam ederse Fenerbahçe’nin daha çok helvasını yeriz. Galatasaray’ın rakibi Ukrayna’dan Karpaty Lyiv ve Beşiktaş’ın rakibi de Finlandiya temsilcisi HJK Helsinki oldu. Bu ekiplerimiz ilk maçlarını içeride oynayacaklar. Trabzonspor’un rakibi ise İngilizlerin güçlü ekibi Liverpool oldu. İlk maçı İngiltere’de oynayacak Bordo Mavililer bakalım 30 sene önceki gibi en azından bir maçı kazanabilecekler mi? Torres’i Avni Aker’de izlemek güzel olacak…
31
İki 2-2 ve Bir 1-1

İşte ilk maçların ardından oluşan Avrupa karnemiz: İki 2-2 ve bir 1-1. Karışık öyle değil mi…. Gelin birlikte açalım..
İlk 2-2 Çarşamba akşamı İsviçre’den geldi. Bu sezon Avrupa’ya ilk adım atan takım olan Fenerbahçe Bern kentinde bulunan Stade de Suisse’de ‘marifetlerini’ gösterdi. Birinci torbadan kuraya girmenin verdiği rehaveti de maça taşımayı unutmayan Sarı Lacivertliler, Young Boys karşısında öldü öldü dirildiler. Hatta dirildi demek doğru olmaz, hala komadalar diyelim.
Maçtan önce “Bunlar ‘Genç Çocuklar’ biz koskoca Fenerbahçe’yiz” diye kasıla kasıla dolaşan bir takım Türk medyası, herhalde maçı izlerken ‘ne yapsak da dediklerimizi unuttursak’ diye karalar bağlamışlardır. Zaten bir kuş misali olan hafızamız sayesinde o yorumlar çoktan uçtu gitti. Geriye felaket bir maç, Kazım’ın her zamanki haylazlığı, Stoch’un ve Volkan’ın etkili oyunu kaldı. Dikkat ettiyseniz Degen’in ve Sutter’in kanat bindirmeleri ve Spycher’in ortasahaya hükmetmesinden bahsetmedim. Onlar kalmadı aklımızda çünkü.
Umarım önümüzdeki hafta Çarşamba gününe kadar en azından Aykut Kocaman bu maçta olanları unutmaz. Yoksa deplasmandan ‘avantajlı’ bir skorla dönmemiz buradaki maçı oynamadan kazanmamızı sağlamayacaktır.
Gelelim ikinci 2-2’ye. Fenerbahçe’nin İsviçre dramasından sonra Galatasaray Ali Sami Yen ‘avantajını’ da kullanarak Belgrad’a tur bileti cebinde gitmek istiyordu. Rakip, geçtiğimiz sezon Sırbistan Süper Ligi’ni lider Partizan’ın 28 puan arkasında üçüncü bitirmiş OFK Belgrad’dı. Yani Sırbistan’ın ‘Anadolu takımı’ diyebiliriz bu ekibe. Ama Bursaspor da Anadolu takımıydı hatırlatırım. Zaten Avrupa kupalarında İstanbul ekiplerinin başına ne geliyorsa bu ‘Anadolu takımı’ kıvamındaki ekiplerden geliyor. Rehavet en büyük düşmanımız, ne taktik ne de teknik konular.
Galatasaray Arda’nın dümeni eline almasıyla 2-0 üstünlüğü yakaladığı maçı nasıl 2-2’ye getirdi anlayamadım. Anlayamamamın nedeni Galatasaray maçı yerine Beşiktaş maçını izlemiş olmam da olabilir ama izleyen arkadaşların da anladığını sanmıyorum. Kendi evinde 2-0 öne geçip son 11 dakikada iki gol yemek büyük hedefleri olan bir takıma yakışmıyor. Belki de taktik hatasıdır bunun sebebi. İki golü de oyuna sonradan giren oyuncuların attığını düşünürsek, Rijkaard’ı oyuncu değişiklikleri hakkında taktik yapmadığı için suçlayabiliriz. Ne de olsa her galibiyet oyuncuların başarısı, her puan kaybı ise Rijkaard’ın hatasıdır. Antrenörlük mesleği kadar nankör bir meslek var mıdır onu da bilemiyorum.
İki 2-2’den sonra geriye kalan bir 1-1’e bakalım biraz da. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın beraberliklerinden sonra Beşiktaş’ın performansı da ezeli rakiplerinden pek farklı olmadı. Geçtiğimiz sezonun Çek Kupası Şampiyonu, bu sezon Çek Ligi’nde oynanan iki hafta sonunda lider olan Viktoria Plzen ekibi de Fenerbahçe ve Galatasaray’ın rakipleri gibiydi aslında. Tam ‘rehavet gösterilesi’ bir ekip. Kadrosunda Quaresma, Guti, Nihat Kahveci ve İbrahim Üzülmez! gibi yıldızlar bulunan ve antrenörlüğünü efsane ‘Sarı Melek’ Schuster’in yaptığı Kara Kartallar rehavet göstermesin de kim göstersin bu maçta!
Öte yandan hakkını yemeyelim Beşiktaş’ın, Viktoria Plzen’in etkili hücumlarına karşı baya mücadele ettiler. Özellikle Hakan Arıkan Fenerbahçe maçını ve Volkan’ı iyi izlemiş olacak ki, aşağı yukarı aynı atakları gördü kalesinde ve aynı derecede başarılıydı. Burada Volkan daha başarılıydı diye bir tez de sunabilirim aslında. Ne de olsa o daha fazla gol pozisyonu kurtarmak zorunda kaldı.
Nitekim dakika 28’de kimsenin beklemediği! şekilde kullanılan serbest vuruş organizasyonunda Limbersky güzel bir vuruşla topu ağlara yolladı. Viktoria Plzen’in maç kasetlerini izleyen Schuster ve ekibi sanırım tam rakibin serbest vuruş organizasyonu bölümüne geldiğinde bir ara vermişler. Muhtemelen patlamış mısırları bittiği içindir. Önemli değil, bir dahaki sefere daha büyük bir kova patlamış mısır alırlar yanlarına.
Bu noktada bir de ekleme yapmak istiyorum. Limbersky’nin şutunda top kaleye girdiği anda ben kalede kimseyi görmeyince telaşlandım acaba Hakan barajdamıydı diye. Ancak golün tekrarında anladım ki penaltı noktasında rakip forvete markaj yapıyormuş! Ne demişler, hiç bir zaman yeterince savunma yapamazsın! Bu sözü kim söylemişse (büyük ihtimalle ilk defa ben söylüyorum), Hakan Arıkan da feyz almış olacak ki kaleyi koruyacağına markaj yapmayı tercih etmiş. Sorun değil o da bir dahaki sefere eldivenleri Nobre’ye verir, gelen ortaya kafa topuna çıkar.
Neyse ki ilk yarının son anında Quaresma imdada yetişip bir penaltı kazandırdı da Beşiktaş da deplasmandan ‘avantajlı’ bir skorla evine dönmüş oldu. Bakalım bu ‘avantajlı skorlar’ ve muhteşem futbol ile ikinci maçlarda ne yapacağız?
Böylece iki 2-2 ve bir 1-1’in sırrını açığa çıkarmış olduk. İkinci maçlarda Fenerbahçe ve Beşiktaş 0-0, Galatasaray da 3-3 berabere kalsa bari. Böylece bu ‘avantajlı skorlar’ı da kullanmış oluruz.
Yazı konusu dışı küçük not: Uzun süreden beri ilk defa üç İstanbul takımımız da hem as hem de yedekte Türk kalecilere güvenmiş durumdalar. Umarım kalecilerimiz başarılı olurlar da milli takım için ciddi bir eldiven yarışı olur. Hatta, olmayacağını bilsem de, belki bu başarıları sayesinde diğer genç Türk oyuncuların da yolunu açarlar.
17
‘Çok Büyükler’ Dönemi

İnsanlık tarihinde bugüne kadar yüzlerce kez devrim yapıldı belki bir kısmı başka adlar altında. Her seferinde başka bir hedef, başka bir arzu vardı ulaşılmak istenen. Her seferinde fedakarlıklar yapıldı, kayıplar oldu. Ama sonuçta değişim kaçınılmazdı. Dün akşam ‘Türk Futbolu’ da kendi payına düşen ‘devrim’i yaşadı. Kadıköy’de olaylar patlak verdi. Bir anlık hata binlerin sevincini önce hüzünce sonra da nefrete çve yıkıma evirdi. Ama sonuçta devrimdi bu, kaçınılmazdı.
Fenerbahçe Spor Kulübü’nün tarihine kara bir leke sürüldü dün, belki de hiç çıkmamacasına. Trabzonspor karşısında sezonun en iyi futbolunu değil belki ama en arzulu futbolunu oynadı Sarı Lacivertliler. Ama futbol böyle işte. 450 gramlık hava basılmış deri parçasını 3 metal çubuk arasından geçiremeyince parıltılı metal parçası da kazanılmıyor. Ancak bazen kaybederken çok daha büyük bir hayıra vesile olunabiliyor.
Devrim kafamızda gerçekleşti
Son hafta maçları başlamadan önce Türkiye çalkalanmıştı her sezon sonu olduğu gibi: ‘O buna yatar; şu yedek kadro çıkacakmış; zaten bunun iddiası kalmamış; onlar maçı almıştır zaten; vs…’ Şimdi tek tek isim vermeye çalışırsak, ömrümüz yetmez komplo teoristlerinin hepsini buraya yazmaya. Sonuçta hakkında yorum yapılan tüm takımlar eşit şartlar altında çıktılar sahaya ve kanlarının son damlalarına kadar mücadele ettiler 90 dakika. Ne Trabzonspor rehavetteydi, ne de Beşiktaş Bursaspor’a altın tepside 3 puan sundu. Sonuçta kupayı bir takım kazanacaktı o da bileğinin hakkıyla Bursaspor oldu. Bu şampiyonluk komplo teorileri ve asılsız iddialar ile beslenen bir takım insanların midesine taş gibi oturdu. İşte Türk futbolundaki en büyük devrim de bu oldu.
Artık hiçbir takım maçların sahada oynamadan kazanılmadığını aklından çıkarmayacak. Hiçbir takım ‘Anadolu takımlarını şampiyon yapmazlar zaten’ demeyecek, diyemeyecek. Çünkü artık bir Bursaspor gerçeği var. Son haftaya Türk sporunda en büyük lobiye sahip olan Fenerbahçe kulübünün gerisinde başlayıp önünde şampiyon bitiren bir Bursaspor var. Artık ‘zaten olmaz’ yok, ‘eğer oynarsan olur’ var. Artık kafalarda soru işaretleri değil, Bursaspor örneği olacak. Yani devrim kafamızda gerçekleşti dün akşam.
Bursaspor’un haklı sevinci
Bursaspor tarihinin en önemli dönemini yaşadı 2009-2010 sezonunda. ‘Üst sıralara oynayan’ takım olmaktan ‘şampiyon’ takım mertebesine yükseldiler bu dönemin sonunda. Fenerbahçe’yi Kadıköy’de, Galatasaray’ı Bursa’da, Beşiktaş’ı hem evinde hem de Bursa’da yenmeyi başaran bir takımın 2. olması haksızlık olacaktı belki de. Sonuçta en az Fenerbahçe kadar hakettikleri ama eminim onlardan belki iki kat daha fazla arzuladıkları şampiyonluğu getirdiler Bursa şehrine.
Maçtan sonra Bursaspor’un genç forveti Sercan’ın dedikleri ne kadar da anlamlıydı: “Düşünsenize Şampiyonlar Ligi için belki Real Madrid gelecek buraya, onları konuk edeceğiz. Belki maç yaparken Cristiano Ronaldo sert bir müdahelede bulunacak, ben de ona kafa tutacağım. Duyguya bak!” İşte bu sözler İstanbul kulüplerinde kaşarlanmamış, saf futbol sevgisi ile yoğurulmuş bir gençten geliyor. Şampiyonluğu hakeden bir gençten.
Sonuç olarak Türk futbolunda üç büyükler-dört büyükler ikilemi sona ermiş oldu. Artık ‘Çok Büyükler’ var. Yani anadolu takımı ve büyük takım ayrımı ciddi bir yara aldı. Şampiyonluğa giden yolda Ertuğrul Sağlam ve öğrencileri zoru başarıp kilitli olan kapıyı araladılar. Artık şampiyon olmak isteyen bir kulübün tek yapması gereken var gücüyle bu kapıyı itmek. Bugün 17 Mayıs 2010, Türk futbolunda ‘Çok Büyükler Dönemi’nin ilk günü, futbolun renklerini değil sahadaki oyunu gönülden seven herkese hayırlı olsun.
12
Fenerbahçe Son Virajda..

Şüpheler, iddialar, spekülasyonlar… Kupa finali öncesinde başlamıştı Ankaragücü Fenerbahçe maçının tartışmaları. Hatta demeçler artık öyle bir noktaya gelmişti ki, aklıma Bitlis yöresinden ‘Atem tutem men seni’ türküsü geldi desem yeridir. Hal böyle olunca da bu maçta ‘gerçek’ anlamda neler olacağı büyük merak konusuydu.
İlk düdükle birlikte sözleri bir kenara bıraktık, gözleri sahaya diktik. Artık spekülasyon yoktu, 22 adam ve 1 top vardı yeşilk çimlerde. Doksan dakikanın sonunda ise şampiyonluk seslerini duymaya başlayacaktık. Ama bu sesler Marmara’nın kuzeyinden mi gelecekti yoksa güneyinden mi?
Maçtan önce akıllardaki en büyük soru kupa ‘mağduru’ Fenerbahçe’nin Trabzonspor’a karşı uğradığı ‘bozgun’un bu maça ne kadar yansıyacağıydı belki de. Ama daha maçın başında gördük ki Sarı Lacivertliler geride kalan 28 seneyi unutmuş, sadece önlerindeki 90 dakikayı düşünüyorlardı. Hal böyle olunca gol yemeyen, sıkı mücadele eden ve yardımlaşan bir Fenerbahçe takımı bulduk karşımızda.
Maça genel olarak baktığımızda ilk göze çarpan Fenerbahçe’nin maç boyu hiç net pozisyon bulamadan deplasmanda üç gol atmasıydı. 23. dakikada Alex’in kullandığı kornere Mehmet Topuz kafayı vurdu ve takımını 1-0 öne geçirdi. Bu goldeki Topuz’un zamanlaması ve vuruş stili kadar üzerine gelen topun yolundan çekilmeye çalışan Lugano’nun çabası da görülmeye değerdi. Benim aklıma aynı anda iki görüntü geldi Lugano’nun bu hareketine. Birincisi efsanevi Matrix filmindeki Neo karakterinin mermilerden kaçarken yaptığı hareket, ikincisi ise ‘limbo’ dansı. Artık gerisini sizin hayal gücünüze bırakıyorum.
Daum’u eleştirmek için binlerce nedenimiz olabilir ama Süper Lig maçlarına takımını çok iyi hazırladığını kabul etmemiz gerekli. Sonuçta ‘yiğidi öldür, hakkını yeme’ demişler, boşuna değil. Dört gün önce ciddi hezimete uğramış ve hayal kırıklığı yaşamış bir takımı bu şekilde motive edebilmek her antrenörün yapabileceği bir durum değildir. Mehmet Topuz’un Lig’deki ilk golü ile de artık kontrol Fenerbahçe’nin eline geçmiş oldu.
Ankaragücü’nün ilk yarıdaki tek pozisyonu ise 30. dakikada geldi. Rothen’in yaklaşık 25 metreden şık vuruşunda Volkan topu çeldi ve Rajnoch topu ağlara yolladı. Ancak yardımcı hakemin ofsayt uyarısıyla Kuddusi Müftüoğlu bu golü iptal etti. Bu konuya detaylı değiniyorum çünkü bu pozisyona küfürlü bir şekilde itiraz eden Ankaragücü yardımcı teknik direktörü Ümit Özat hakem tarafından tribüne gönderildi. Küfürü ben duymadım doğal olarak ama Ümit maçtan sonra kendisi itiraf etti, sadece bu tepkisinin hakemlere değil gelişen olaylara olduğunu söyledi.
Burada takıldığım küfürün kime edildiği değil aslında, neden edildiği. Yani yedek kulübesinden görmelerinin mümkün olmadığı bir açıda bir ofsayt düdüğü çalınıyor ve sanki kendisine küfür edilmiş gibi tepki veriyor bir antrenör. Sanki pozisyonun ofsayt olup olmamasından çok hakeme tepki gösterme bahanesi olması daha önemliymiş gibi geliyor bana. ‘Aleyhimize bir pozisyon olsun da itiraz edelim’ diye bekliyor antrenörler. Bunu tek yapan Ümit Özat değil doğal olarak, hatta Fenerbahçe’nin kaptanlığını yapmış eski bir futbolcu olarak belki de yeni kulübüne ne kadar bağlı olduğunu gösterebilmek için yaptı bu abartılı itirazı. Gene de hem hakeme baskı kurup hem de neden hata yapıyorlar diye sormak mantıklı gelmiyor bana. Hakemlere önce insanmış gibi davranırsak belki onlar da daha rahat çalışma ortamı bulup yüksek performans sergileyebilirler.
İlk devrenin bu şekilde sona ermesinin ardından devre arasında Alex’in yerini Cristian’a bırakması ‘acaba bir sakatlık mı var?’ sorularını gündeme getirdi. Henüz kafamızda ‘sakatlık tilkileri’ dönerken Emre’nin kullandığı kornere Güiza arka direkte kafa vuruşunu yaptı ve Ankaragücü’nün direncini kıran golü attı. İkinci yarıya gol ile başlayan Fenerbahçe’de artık şenlik havası hakimdi. 76. dakikada Cristian 35 metreden attığı muhteşem gol ile kafalardaki tüm pürüzleri silip attı ve artık gözler önümüzdeki hafta Kadıköy’de oynanacak Trabzonspor maçına çevrildi.
Galatasaray’ın Ali Sami Yen Stadı’ndaki son maçında Antalyaspor’a yenilmesiyle Beşiktaş ile puanları da eşitlenmiş oldu. Bu durumda üçüncü olma şansı oluşan Beşiktaş son haftada Bursaspor’u yenmek için elinden geleni yapacaktır. Aynı anda Kadıköy’de ise kupa finalinde kaybettiği maçın rövanşı niteliğinde olan maçta Fenerbahçe Trabzonspor’u konuk edecek. Fenerbahçe Bursaspor’a karşı hem lig tablosunda bir puan önde, hem de Karadeniz ekibinin ligde iddiası kalmadığı için Timsahlar’a karşı avantajlı durumda. Bakalım heyecan dolu bu iki maçın ardından gülen taraf kim olacak?
3
Alex Dört Sene Sonra…

Tarih 8 Mart 2006. Yer Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu: Türkiye Kupası Çeyrek Final mücadelesi. Fenerbahçe ile Galatasaray rövanşlı eşleşmenin ilk ayağında karşı karşıyalar. Bu maçın Fenerbahçe Eskişehir maçı ile alakası ise Alex’in Eskişehirspor maçından önce attığı son serbest vuruş golünün bu maçta olmuş olması. Peki bu detay ne kadar önemli? Aslında çok önemli, çünkü bu gol Alex dahil herkesin bu şampiyonluğa inandığının bir göstergesidir. Alex’in frikik konusunda taraftarların bile güvenini yitirdiği bir anda golü bulması çok önemlidir. Şampiyonluk için artık sadece bu arzunun korunması gerekli.
Belki çok iddialı oldu ama kalan üç hafta ve Bursaspor ile arada sadece 1 puan olmasına rağmen Fenerbahçeli oyuncuların sahadaki hırsı ve arzusu şampiyonluk için yetecek gibi görünüyor. Üzücü olan ise madem böyle oynayabilen bir oyuncu kadrosu var ortada, o zaman neden sadece kuyruk sıkışınca bu cevher ortaya çıkıyor. Bu takımın tek motivasyonu şampiyonluk mudur? Tek hedef kupa mıdır? Sanırım profesyonel futbolda bu sorunun cevabı büyük oranda evet olacaktır. Bu durumda da bir sezon boyunca aradaki birkaç maçı saymazsak sadece sezon sonunda iddialı olan takımların oynadığı güzel futbol bizi tatmin edecektir. Eh ne yapalım, biz de ligimizi Nisan sonunda takip etmeye başlarız bundan sonra.
Maça dönecek olursak, 8 maçtır kalesinde gol görmeyen ve 6 maçtır kazanan Fenerbahçe’nin bu seriyi devam ettirmek için gereken her şeyi yaptığını görebiliyoruz. Orta sahada basan, savunmada riske girmeyen ve de en önemlisi ileride hızlı ve yerden paslaşan bir Fenerbahçe vardı Kadıköy’de. Nitekim oyuncu kalitesi ve şampiyonluk motivasyonunu üst üste ekleyince özellikle Kadıköy’e gelen ekiplerin birbirlerinden tek farkı kırılma dakikaları oluyor. Kimi ilk 5 dakikada dağılıyorlar, kimi son 25. Sarı Lacivertliler’in oynadığı ‘ısıran futbol’ artık sezon sonuna geldiğimiz şu günlerde şampiyonluk kapısını aralıyor diyebiliriz. Zaten sezona da kendine ait olan galibiyet serisi rekorunu kırarak giren Fenerbahçe, sezonu da bir başka seri ile bitirecek gibi.
Eskişehir cephesinde ise ilk 4’e kalabilmek için son ümit de böylece yok olmuş oldu. Zaten mucizelere bağlı olan bu ihtimal ile Fenerbahçe’nin şampiyonluk ihtimalini karşılaştırınca ağır basan taraf ev sahibi ekip oldu. Es Es’in sahaya koyduğu futbol vasatı aşamazken, ‘dünyanın en uzun kalecisi’ İveşa’nın Alex’in frikiğinde ve Özer’in vuruşundaki iki hatası skoru belirleyen en önemli etmenler oldu. Ancak başta da dediğim gibi bu goller olmasa Eskişehirspor kaçınılmaz sonu ancak erteleyebilirdi, bunu engelleyemezdi.
Önümüzdeki hafta ligde oynanacak Ankaragücü Fenerbahçe maçı hayati önem taşıyor. Bursaspor’un Ankaraspor maçı sayesinde oynamadan üç puan alacak olması ve Ankaragücü’nün de ülkemizde ender görülen bir şekilde Bursaspor ile çok iyi ilişkiler içinde bulunması, biz futbolseverlere heyecan dolu dakikalar yaşatacaktır. Bakalım Ankara-Bursa dostluğu Fenerbahçe’yi yolundan edebilecek mi? Yoksa Alex ve arkadaşları Ankaragücü’nü de aşıp Kadıköy’de Trabzonspor karşısında şampiyonluk maçına mı çıkacaklar?
26
‘Dikiz ayna’ Sırası Bursa’da
Ve Fenerbahçe lider… 10 haftadır liderlik koltuğunda oturan Bursaspor son haftalarda tökezlemeye başlayınca 31. haftada liderliği kaptırdı. Alex de Souza’nın ‘dikiz ayna’ açıklaması henüz zihnimizde tazeyken Fenerbahçe deplasmanda Kasımpaşaspor’u 1-0 ile geçti ve zirvenin yeni sahibi oldu.
Hafta başında Federasyon’un Fenerbahçe ve Bursaspor maçlarını aynı anda oynatmama kararı alması skorlar nasıl olursa olsun bizi enteresan bir haftanın beklediğinin göstergesiydi bir bakıma. Pazar günü öğleden sonra Kasımpaşa deplasmanına çıkacak Fenerbahçe bu maçta ne sonuç alırsa alsın akşam oynayacak Bursaspor’un strese gireceği açıktı. Fener yense Bursa baskı altında kalacak, yenilse şampiyonluk havası stresi arttıracak, berabere kalsa bu sefer de kafalarda bir beraberliğin yetip yetmeyeceği dolaşacaktı. Nitekim Fenerbahçe özellikle ikinci yarısında rakibine büyük baskı kurduğu mücadeleyi Bekir’in attığı gol ile 1-0 kazandı ve topu Ali Sami Yen’e attı.
Böyle Fenerbahçe görülmedi
Kasımpaşa ekibi karşısına beklenen on bir ile çıkan Sarı Lacivertliler sahaya koydukları performans ile beklentileri fazlasıyla aştılar diyebilirim. Düşme hattından kurtulan ve korkusuzca hücum eden Kasımpaşa ekibi karşısında, nispeten sıcak bir havada ve de önümüzdeki hafta UEFA Avrupa Ligi Yarı Finali yönetecek Cüneyt Çakır’ın yönetimi altında izleyenleri adeta mest etti Fenerbahçe takımı.
Sezon başından beri eleştirildiği ‘ağır top oynaması’ ve ‘etkili pres yapamaması’ konularında tüm sezonu affettirecek bir performans izledik dün Recep Tayip Erdoğan Stadyumu’nda. Aslında Fenerbahçe kadar Kasımpaşa ekibinin de hakkını teslim etmek gerekli. Taraflı tarafsız tüm futbol severlerin gönlünde taht kuran Yılmaz Vural’ın öğrencileri özellikle ilk yarıda Fenerbahçe’ye çok zor anlar yaşattılar. Türkiye’de ‘100 gol barajı’nı aşabilen, hem de bunu dört büyüklerde oynamadan gerçekleştirebilen Cenk İşler biraz daha dikkatli olsa bugün gazetelerde belki de ‘timsah yürüyüşü’ fotoğraflarına bakıyor olacaktık. Ama sonuçta futbol dikkat ve motivasyon oyunu. İki tarafın da ilk yarıda ele geçiremediği ‘oyun üstünlüğünü’ ikinci yarıda Fenerbahçe elde etmeyi başardı ve maçı kazanmayı bildi.
Özellikle ikinci yarının ilk 15 dakikasının ardından bu sezon ilk defa Fenerbahçe takımının altı oyuncuyla rakip sahada pres yaptığını gördük. Bu pres takımın şampiyonluğa ne kadar inandığının somut bir göstergesiydi. Zaten bu baskıyı kaldıramayan Kasımpaşalı futbolcular ileriye uzun toplar atmaya, nitekim topu da Fenerbahçe’ye vermeye başladılar. Yılmaz Vural kontrolü kaybetmeye başladıklarını anlayınca hava toplarında etkili olabilmek için oyuna Gökhan Güleç’i aldı. Ancak hızını almıştı bir kere Sarı Lacivertliler. Ha geldi, ha gelecek dediğimiz gol 76’da Bekir’den geldi: 0-1. Ve bu sezon görmediğimizi ikinci bir durum ortaya çıktı.
Ligde son beş maçtır gol yemeden kazanan ama ‘golü atıp üstüne yatma’ huyundan bir türlü vazgeçmeyen Fenerbahçe, Kasımpaşa maçında bu huyunu da nihayet bir kenara bıraktı. Bekir’in golünün ardından ‘Son 15 dakika acılı mı geçecek acaba?’ diye düşünürken bir de baktık Sarı Lacivertliler ileride basmaya, rakibi oynatmamaya ve de pozisyon bulmaya devam ediyorlar. İkinci gol gelmese de, özveri ve arzunun adeta oyuncuların surat ifadelerinden okunduğu bu maçın ardından Bursa-Galatasaray maçı bir formalite olmuştu aslında. Çünkü Daum oyuncularını şampiyonluğa inandırmış ve gerçekten istedikleri takdirde önlerinde hiçbir engelin duramayacağını onlara aşılamış.
Saat 21.00 sularında Ali Sami Yen’den gelen son düdük sesi ile Fenerbahçe haftayı lider kapatmış oldu. Bakalım momentumu yakalamış Fenerbahçe son üç haftada dikiz aynasındaki Bursa’ya geçilecek mi, yoksa Timsahlar sezonu ‘aynadaki görüntü’ olarak mı bitirecekler?…
14
Alex Affetmedi, Fenerbahçe Finalde!
Alex gene yaptı yapacağını. Biz onu övmekten bıktık, o bizi şaşırtmaktan vazgeçmedi. Kritik bir şekilde dengede giden maçı attığı gol ile bitirdi ve böylece Fenerbahçe’yi 100 yılı aşkın tarihinde 13. kez Türkiye Kupası’nda final oynama şerefine eriştirdi. Geride kalan 12 finalin sadece 4 tanesinde gecenin sarı lacivert bir coşkuyla sona erdiğini de hatırlatalım. Bakalım bu sezon her iki kulvarda (lig ve kupa) yoluna devam eden tek takım olan Fenerbahçe, bu iki kupayı da müzesine götürebilecek mi?
Maçın geneline baktığımızda iki takımın da gol atmaktan çok yememeyi ön plana alan bir taktik ile oynadığını görüyoruz. Fenerbahçe’nin bu tarz bir futbol için iki güzel nedeni vardı tabi: Birincisi gol yemezse rakibini eliyordu; ikincisi haftasonu oynanacak Beşiktaş derbisi için oyuncular kendilerini fazla riske atmak istemiyorlardı. Zaten ciddi eksikler ile gelinen Manisa deplasmanında Daum’un amacı minimum kayıp ile evine dönmekti. İstediğini de aldı diyebiliriz. Ciddi bir sakatlık olmadan ve oyuncular herhangi bir ceza almadan maçı bitirdiler.
15. dakikada gelen Manisaspor golü olmasa bu maç son zamanlarda izlediğimiz en sıkıcı maçlardan biri olmaya aday olabilirdi. Neyse ki Momha’nın etkili ortasına Güven bomboş pozisyonda güzel vurdu da, Manisaspor final için ümitlenebildi, Fenerbahçe de biraz kıpırdanmaya karar verdi. Golün hazırlanışında Kamerunlu sol bek Momha’nın asisti de en az Güven’in şık plasesi kadar övgüyü hak ediyordu.
İlk yarıda golün dışında kalp atışımızı arttıracak başka bir pozisyon olmadı desek yeridir. Neyse ki devre arasında iki teknik adam da oyuncularını uyarmış olacaklar, hakemin düdüğüyle iki takım da daha fazla dikine oynamaya başladı. Fenerbahçe’nin Mehmet Topuz ile 50. dakikada yararlanamadığı pozisyon bizlere daha güzel bir devre izleyeceğimizin habercisi gibiydi. Nitekim önce Isaac sonra da Güven net birer pozisyonu harcadılar. Durum 1-0 iken kaçırılan bu goller Reha Kapsal’ı haklı olarak çileden çıkardı çünkü o Fenerbahçe’de Alex gibi bir saatli bomba olduğunun farkındaydı.
Nitekim dakika 64’te Brezilyalı aldı sazı eline ve başladı çalmaya. Ceza alanı dışında aldığı topla önce pas verecekmiş gibi yapıp bir oyuncuyu geçti, sonra da şut çekecekmiş gibi yapıp ikinciyi safdışı bıraktı. Bu iki çalımın ardından pek fazla kullanmadığı ama kullandığı zaman da jeneriklere geçen goller attığı sağ ayağıyla şutunu attı, topu ağlara, Fenerbahçe’yi de finale yolladı.
Bu dakikadan sonra maçın temposu düşer diye düşünürken tam tersi olması da geceye renk katan bir gelişme oldu. Karşılıklı kaleyi bulan şutların atıldığı son 25 dakikada kaleciler gole izin vermeyince takımlar da yenişemediler: 1-1.
Alınan bu sonuç ile Fenerbahçe Kadıköy’de Pazar günü oynayacağı Beşiktaş derbisine kafası rahat bir şekilde hazırlanabilecek. Manisasporlular ise belki finalin kıyısından dönmelerine hayıflanabilirler, ancak onları da haftasonu çok zorlu bir Galatasaray maçı bekliyor olacak. Yani bu iki takım da şampiyonluk yarışını yakından ilgilendiren maçlara çıkacaklar. Umarım haftasonu hepimiz güzel futbola doyarız.
26
Fenerbahçe’ye Derbi Öncesi Moral Gecesi
Fenerbahçe haftasonunda sonunda oynanacak derbinin provası niteliğindeki Manisaspor maçını 2-0 kazanmayı başardı. Maçın üçte birlik bölümü sona erdiğinde peş peşe gelen iki gol ile rakibini maçtan koparan Sarı Lacivertliler, 26 yıllık hasreti giderme yolunda bir adım daha atmış oldular. Maçın en önemli anı 32. dakikada kaleci Orkun Uşak’ın ayağındaki topu hemen önündeki Güiza’ya hediye ettiği andı. Bu hediyeyi geri çevirmeyen İspanyol golcü takımını öne geçirdi ve maçı koparan adam oldu.
Milat noktası
Aslında maçta futbol anlamında fazla anlatılacak bir aksiyon olmadı. Fener her zamanki Fener, biraz kıpırdanıyor, bastırıyor, bir şekilde golü buluyor; o dakikadan sonra da ‘eh şu maç böyle bitse de önümüzdeki maça baksak’ düşüncesiyle zaman geçiyor zaten.
Ancak Manisaspor maçının diğer maçlardan önemli bir farkı vardı ve benim hayatımda çok önemli bir yer edindi diyebilirim. Maçtan önce eski Galatasaray Başkanı merhum Özhan Canaydın adına yapılan saygı duruşunda tüm stat bir bütün oldu ve bu spor adamını alkışlarla uğurladı. Bugüne kadar benim izlediğim hiçbir ‘bir dakikalık saygı duruşu’nun 25 saniyeyi geçmediği ve bu 25 saniyede de mutlaka ya bir protestonun ya da bir gürültünün olduğu düşünülürse, Manisaspor maçı bir milat niteliğindeydi. Demek ki saygı göstermek isteyince kesintisiz ve bir bütün olarak bu yapılabiliyor.
Benim için bu maçın milat olmasının esas nedeni ise bu değil. Esas önemli olan Özhan Canaydın gibi bir spor adamının eski Galatasaray başkanı olması ve haftasonu Galatasaray maçı olmasına rağmen bu kadar saygı görebilmesi. Günümüzün yöneticileri ve başkanlarının Canaydın’ın yolunda ilerlemesi için bundan daha iyi bir örnek olabilir mi?
Kafalar haftasonunda
Pazar günü Ali Sami Yen Stadı’nda oynanacak derbi aslında bu senenin en önemli maçı niteliğinde. Çünkü eğer Bursaspor İstanbul Belediye’yi İstanbul’da yenerse, Pazar günü kim kazanırsa kazansın Bursa avantajlı durumda olacak. Derbiden beraberlik çıkarsa bu sefer iki ezeli rakip de kaybedecek. Yani Pazar gününün özeti şöyle: Kazanan takımın hâlâ şampiyonluk için şansı var, ancak kaybeden büyük orada yarıştan kopacak ve önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi bileti almak bile çok zor olacak. Eğer maç berabere biterse Bursaspor’un Türk Futbol tarihine geçmesi için yol açılmış olacak. Şampiyonlar Ligi bileti için yarış kızışacak.
Bu kadar kombinasyonu bir oyuncunun kafasına sokarsanız bırakın sahaya çıkıp futbol oynamayı, oturduğu yerde kafası karışır. Bu ruh haliyle haftaiçi maç oynamak aslında Fenerbahçe için büyük bir dezavantajdı ama Orkun’un hediyesi sayesinde Manisaspor maçı rahat geçti.
Emre’nin iki haftadır gazetelere ve dergilere yaptığı açıklamalar Galatasaray derbisini dört gözle beklediğinin habercisiydi. Ama Manisaspor karşısında sakatlanıp oyundan çıkması haftasonu için soru işaretleri yarattı. Emre’nin bu kadar çok sakatlanıyor olması aslında tesadüf değil. Her an patlamaya hazır bir bomba kıvamında futbol oynadığınız zaman haliyle kaslarınız da bu stresten etkileniyor. Stres sadece bilincimizi etkileyen bri faktör değildir. Aynı zamanda fizyolojik etkileri de vardır. Bu dakikadan sonra Emre’ye sakin olmasını söylemek deve-hendek ilişkisine girmek olur, bu bakımdan kendisinin çabuk iyileşmesini ve bir sonraki sakatlığına kadar en yüksek performans ile oynamasını temenni ediyoruz.
Maçtan notlar
Bu maç hakkında teknik anlamda söylenebilecek çok fazla nokta olduğunu düşünmüyorum. Fenerbahçe bu sezon ortalama bir performans tutturdu ve bunun dışına pek nadiren çıkıyor. Manisaspor maçı da bu performansa güzel bir örnekti. Emre 23. dakikada sakatlandıktan sonra 4-2-3-1 oyun planının dışına çıkmamak için Daum, Mehmet Topuz’u Emre’nin yerine alıp Deivid’i de sağ açığa koydu. Bu hamlesi ile aslında takım ofansif anlamda biraz daha güçlenmiş oldu çünkü Deivid Topuz’a göre kaleyi daha çok düşünen bir futbolcu. Ancak ortasahada oyun kurucu rolü olan Emre’nin çıkması Selçuk ve Topuz’un sorumluluklarını arttırdı. Defansif anlamda başarılı olan ikilinin topla oynama konusunda ise eksiklikleri var.
Maç dengede giderken Manisaspor kalecisi Orkun Güiza’ya golü hediye etmese büyük ihtimalle sıkıntılı bir ikinci yarı bizleri bekliyor olacaktı. Ama futbol oyunu böyle işte, sürprizlerle dolu. Bu ‘hediye’nin ardından oyundan bir süreliğine kopan Manisa ekibi zaten 1 dakika sonra korner organizasyonundan ikinci golü de kalesinde gördü ve Fenerbahçe’nin ekmeğine yağ sürmüş oldu. Haftasonu stresiyle kendilerini fazla zorlamak istemeyen Sarı Lacivertliler ikinci yarı risk almadan maçı bitirdiler.
Sonuç olarak Emre’nin sakatlığı dışında her şey Fenerbahçe’nin istediği gibi gitti. Galatasaray’da ise Arda’nın sakatlığı Emre’ye göre daha ciddi durumda. Bu iki yıldız futbolcu haftasonu ilk on birde yerlerini alamayacak olsalar bile Süper Lig’de ‘yılın maçı’ için siz mutlaka yerinizi alın.
21
Gol Atan Kazanır
Gene tribünler tıklım tıklım, gene hep destek tam destek. Fenerbahçe taraftarı takımının kötü gidişatını umursamadan şampiyonluğa inanmış, ‘yolun sonuna kadar varız’ diyor adeta. Ancak tribünlerdeki sahadaki Sarı Lacivert formalılar böyleyken sahadakiler için aynı cümleleri kurmak mümkün değil.
Geçtiğimiz hafta Gençlerbirliği deplasmanında hepimizi ‘uyku hapı almış’a çeviren futbol yüzünden bu hafta beklentilerimiz yüksekti Fenerbahçe’den. En azından iki üç haftada bir tempolu ve bol pozisyonlu bir maç görmek ister her takım taraftarı. Gaziantep takımı da nispeten ofansif bir anlayışla sahaya çıkınca ilk 30 dakikada bu isteğimiz gerçekleşir gibi oldu. Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bu durumun da sonu geldi. Her zamanki gibi Fenerbahçe golü buldu, futbol oynamayı unuttu.
Sarı Lacivertliler’in Kadıköy’de gol atması belki çok şaşırılacak bir durum değil. Ancak Güiza’nın taç atışından aldığı topu, ceza alanının köşesinden beklenmedik bi şut atarak ağlara yollaması herkesin ağzını açık bıraktı. Kaçırdığı goller ile attığı golleri bir kefeye koysak herhalde kefe de isyan eder ‘bu ne biçim bir dengesizlik!’ diyerek.
Döndük Dolaştık Aynı Yere Ulaştık!
Fenerbahçe her zamanki gibi almış arkasına taraftarın desteğini, rakibi üzerine baskıyı kurmuş, daha da güzeli ilk çeyrek biterken golü de bulmuş. ‘Bundan iyisi Şam’da kayısı’ demek geliyor içimden ama Şam’da kayısı bulmak, Fenerbahçe golü bulduktan sonra takımı ofansif oynatmaktan daha kolaydır herhalde.
32. dakikada golü bulan takım gene vitesi boşa aldı ama Gaziantep ayağını gaz pedalından çekmediği için başladı Fenerbahçe kalesine yüklenmeye. Neyseki hakemin ilk yarıyı bitiren düdüğüne fazla kalmamış, kalan dakikalar da Emre’nin seçmece yapmadan her pozisyona isyan etmesiyle eriyip gidiyor.
Devre arasında Daum Emre’yi zaptetmenin yolunu bulamamış olacak ki, ben bu çocuğu oyundan çıkarayım da kendi kendini zorla çıkarttırmasın demiş. İkinci yarıya Selçuk başlıyor sinirlerine hakim olmakta zorlanan Emre’nin yerine.
Emresiz Fenerbahçe jokeysiz at gibi oluyor tabi. Futbolcular koşuyor, mücadele ediyor ama kimse takım olarak ne yapıldığının farkında değil. Herkes bireysel anlamda bir şeyler yapıp bir şekilde bunun gol ile sonuçlanmasını bekliyor. Yani at koşuyor ama nereye koştuğunun farkında değil.
Sonuçta golü bulmuş Fenerbahçe sanki 3-0 öndeymiş gibi yavaş tempoda zaman öldürmeye çalışıyor. Her maçta olduğu gibi bu durum izleyenleri de pek eğlendirmiyor, hatta ‘acaba Fenerbahçe gene son dakikalarda bir gol yer mi?’ sorusu kafalarımızı kurcalıyor. Yani dönüyoruz dolaşıyoruz aynı yere ulaşıyoruz.
Tribünlerde Şenlik Havası
Takımın 1-0 önde olması sayesinde tribünlerde şenlik havası var ama sahada şenliğin ‘ş’si yok. Alex bu sabah tersinden kalkmış gibi isteksiz oynuyor; Özer sol kanatta aldığı toplarla ne yapacağını bilmiyor; Emre oyundan çıktıktan sonra Deniz ve Selçuk gibi iki defansif ortasaha ile oyun kurulamıyor; Mehmet Topuz adeta ayağına zamk sürüp çıkmış, kimseye pas vermiyor; Güiza da zavallım koştukça koşuyor, Alex koşmadıkça İspanyol daha da çok koşuyor, sanki takımın doldurması gereken bir ‘koşu kotası’ var da Alex’in eksiğini onun tamamlaması gerekiyormuş gibi.
İkinci yarıda taraftar da bakıyor maçta izlenecek pek bir şey kalmamış, başlıyor haftaya oynayacakları ezeli rakipleri Galatasaray’a besteler seslendirmeye. Spor yazarlığı kariyerimi daha başında sonlandırmamak için bu bestelerin içeriklerini kendime saklamayı tercih ediyorum. Ben söylemeyeyim, siz tahmin edin bu seferlik.
Her takımın ‘angarya’ diyebileceğimiz, kötü oynayıp üç puan aldığı ve bu maçın mümkünse hatırlanmak istenmeyeceği haftalar olur. Gaziantep maçı da bu Fenerbahçe için bu maçlardan biriydi. Tıpkı Antalyaspor maçı gibi. Sonuçta kısır geçen maçta golü atan kazandı, Fenerbahçe Galatasaray derbisine kayıpsız gelmiş oldu.
Son Tweetler
Error: Twitter did not respond. Please wait a few minutes and refresh this page.
Son Yazılar
- Serra Sengel’in Başarısı
- Maria Sharapova’nın US Open 2010 Kıyafetleri
- Londra 2012 Ticari Ürünleri Satışta
- Avrupa’da 5′te 2
- Singapur 2010′da Bir İlk
- Singapur 2010′da “Sade” Bir Anne
- Şampiyonlar Ligi Yolcusu Kalmadı!
- Chris Thater Anısına
- Şampiyonlar Ligi’nde Dramatik Gece
- New York’ta Son Perde..
- Andy Murray Vogue Eylül Sayısında
- Air Jordan Retro 11 – “Cool Grey”
- Brandon Jennings – Under Armour Micro G Black Ice
- Beşiktaş’ın Oyun Sistemindeki Büyük Tehlike!
- Resul Kalaycı Olimpiyat Şampiyonu
Son Yorumlar
- Beşiktaş’ın Oyun Sistemindeki Büyük Tehlike! için Can Aciksoz
- Vuelta’ya Doğru için serkan77
- Singapur 2010′da Bir İlk için Alper Ecevit
- Singapur 2010′da Bir İlk için ABDULLAH
- Singapur 2010′da Bir İlk için guney




